CRIMSON PEAK
YÖNETMEN: GUILLERMO DEL TORO
IMDB: 6.7
Oyuncu kadrosu bile filme göz atmak için bir neden denebilir. Film en başta etkileyici bir girişle başlıyor; yüzü gözü kan içinde bir kadın karların içinde duruyor. Olayların daha sonra nasıl bu hale geldiğini anlatan filmlerden denebilir.
Filmin gizemli bir havası var ve atmosferi ile oldukça güzel ilerliyor. Oyunculuk gerçekten çok iyidi.  Tom Hiddleston’ ın o centilmen halleri Wasikowska’nın kibarlığı ve bu kadın gerçekten bu tarz filmler için yaratılmış. Jane Eyre filminde gördüğümde de aynı şeyi düşünmüştüm.

Edith(Mia Wasikowska) yazarlıkla uğraşır. Çocukluğunda başına gelen bir olaydan ötürü hayaletlere ilgisi var fakat hikayesini sunduğunda pek ilgi odağı olmaz. Yakışıklı doktor Charlie Hunham Dr. Alan McMichael olarak karşımıza çıkıyor ve kızımızla da bayağı ilgilendiği açık fakat kasabaya kız kardeşi ile gelen yakışıklı Sör Thomas Sharpe (Tom Hiddleston) birden bütün kadınların ilgi odağı oluyor(olunmayacak gibi de değil hani).  Kızımızla da daha ilk gördüğü an ilgilenmeye başlıyor. Thomas bir şeyler icat etmeyi seven İngiltere’den Amerika’ya gelmiş ve icatlarını Carter Cushing’e  (Edith’in babası) tanıtmayı düşünen birisidir.
Edith ile ilk karşılaştıklarında yazdığı romana bakıp beğendiğini söyler.  Mr Cushing, kızı olduğunu söylediğinde ise ilgisi daha da artar. Partileri sevmeyen kızımız bile bu kadar centilmence davranan bir kişi karşısında gitmeyi kabul ediyor. Fakat kız kardeşi Lady Lucielle daha ilk gördüğümüzde bir sorun olduğunu anlıyoruz. Kız kardeşten çok bir düşman gibi ve oldukça soğuk birisi.

Edith’ i çocukluğunda ziyaret eden hayalet yaptığı uyarıdan yıllar sonra tekrar ortaya çıkar ve kızı yine uyarır. ‘kızıl tepeye gitme’ tabi hayalet gördüğümüzde hepimizin yapacağı gibi o da korkuyla sadece kurtulmaya çalışır.
Kızıl tepeye ulaşılır. Thomas ile evlenmiştir. Kızıl tepe denilmesinin özelliği o bölgenin kırmızı kil bakımından zengin olması. Malikane ise tam bir harabe denebilir. Çatıdan sürekli bir şeyler dökülüyor. Etraf yaprak dolu hani film boyunca aklıma takılan tek şey evde hizmetçi namına bir, ilk malikaneye vardıklarında karşılayan adam, o da bir daha görünmüyor zaten.  O evde nasıl yaşıyorlar cidden düşündürücü kışın ortası kar kıyamet ortalık.

Ev hayaletten geçilmiyor.  Kız her gece tek başına uyuyor. Bir sorun var zaten şato gibi bir yerde yaşadığı için çalışanda yok kızımız evde özgürce geziyor. Thomas daha ilk geldiklerinde yaptığı uyarıyı ise hiç ciddiye almayarak kilere iniyor. Mahsen daha doğrusu, orada gördüğü bir isimle evdeki durumu anlamaya çalışan Edith’te yavaş yavaş soruları çözüyor ve buldukları ise hiç hoş olmuyor.
Filmin ikinci yarısı oldukça hareketli geçiyor. Hayaletlerden, bulunan dosyalara, doktorumuzun malikaneye gelmesi derken filmin nasıl ilerlediğini anlamıyoruz zaten. Oldukça güzel bir filmdi. Çok fazla spoiler vermeden anlatmaya çalıştım bana kalırsa hafta sonunu geçirmek için oldukça güzel bir film. 


GAİA
WARRIOR
IMDB:  8,2
YÖNETMEN: Gavin O’CONNOR

Uzun süredir izlediğim en iyi filmlerden birisi. Bu tarz filmleri zaten çok sevmeme rağmen bu filmi izlerken yerimde duramadım. Yine bir Tom Hardy filmi evet. Bu adam dövüş filmleri için yaratılmış sanırım, sert adam rolleri için biçilmiş kaftan, filmin çekim yılına bakılırsa günümüz filmlerine kıyasla kendisini bayağı geliştirmiş olduğu söylenebilir çünkü yüzü bile fazlasıyla toy görünüyor o yıllarda.
Joel Edgarton’ ın başrol olduğu filmde karakterlerimiz Tommy ve Brendan iki kardeşi canlandırıyorlar. Başlarda tam olarak neler döndüğü pek anlaşılmıyor.  Film yavaş yavaş kendini açıyor. İlk önce Tommy’ nin boks yapması, fakat babası ile arasının bozuk olması ve kardeşi ile görüşmemesi tüm bunların nedenleri film ilerledikçe ortaya çıkıyor. Babası ile olan sorun en başta kendisini belli ederken Tommy’ nin ondan yine özel antrenörü olmasını istemesinin sebebi ise bambaşka. Kardeşi ise bir fizik öğretmeni, evli ve borç içinde yaşayan öğretmenlik dışında birkaç iş daha yapan birisi fakat bunlardan biriside boks çünkü normal bir işten kazanacağı parayı çok daha kısa bir sürede kazanabilir.
Karakterlerden bahsedeyim. Brendan bana oldukça masum yüzlü birisi olarak göründü yani tam anlamıyla öğretmen sıfatıyla oldukça uyumlu boks içinse fazla masum görünüyor.  Tommy ise söylememe gerek yok sanırım boks konusunda gerçekten iyi Youtuba' da dolanan videosu bile oldukça hızlı yayılmıştı filmde. Önemsiz bir ayrıntı tabi bu asıl önemli kısım Tommy’ nin geçmişi.
Gel gelelim asıl kısmına yani dövüş kısmı Sparta dedikleri bir turnuva, burada dövüşenler orta sıklet ve adları bayağı duyulmuş ünlü kişiler, korkutucu göründüklerini de hesaba katmak lazım. Tommy’ nin annesinin soyadını kullanmasından dolayı kardeş oldukları pek anlaşılmıyor. Turnuvada Tommy parayı bir amaç için isterken oldukça umursamaz hatta maç biter bitmez hakemi bile beklemeden ayrılıyor. İzleyenler eminim hayran kalacaktır. Konsantrasyonu oldukça yüksek, soğuk kanlılığını iyi koruyor tabi son maça kadar, orada geçmiş tüm izleriyle su yüzüne çıkıyor ve kontrolünü kaybettiğini görüyoruz.  Brendan’ ın sebepleri ise bana çok sıradan geldi yani evini kaybetmek istememesi her şeylerini bir eve bağlamaları daha küçük bir yerde yaşamak yerine borçtan ölmeyi tercih eder gibi bir halleri vardı. Sırf bu nedenden dolayı  Brendan' a pek ısınamadım ama sinirde olmadım bir nevi kendi halinde yaşamaya çalışması, ailesine bakması kendince haklı nedenleri vardı. Tommy ise ailede herkese oldukça sinirli ve asıl kardeşi yerine koyduğu kişiler ise orada değil.
Çocuklardan Brendan’ ın babasını sevmemesinin nedeni alkol sorunu falan bunların dışında ailede en çok Tommy ile ilgilenmesi ve kaybedenlere karşı tavrını koymasından geliyor. Turnuvanın en dramatik kısmı kardeşlerin birbiri ile dövüştüğü kısımdı denebilir. Dövüşler çok heyecanlıydı kimin kimle eşleşeceği kısmı…
Çok uzatmak ya da filmin içeriğine girmek istemiyorum çünkü en iyisi filmi izlemeniz olacaktır. Filmin sakin başlamasına kanmayın çünkü ilerleyen dakikalarda tüm sır perdesi ortadan kalkıyor ve dövüş oldukça heyecanlı geçiyor.

GAİA

 IMDB: 8.2 

Yönetmen: Guillermo del Toro 

       Orijinal adıyla "El Laberinto del Fauno",  1944 ispanya iç savaşı sonrası yaşanan  bunalımın kitapsever  küçük bir kızın bilinçaltının yarattığı hayali dünya üzerinden büyük bir ustalık ile anlatıldığı dram, fantastik, savaş türünde bir film olarak karşımıza çıkıyor. Fantastik bir film izleyeceğimi düşünerek oturduğum ekran karşısında fazlasını bulduğumu, oyunculuk ve görsellik olarak beni fazlasıyla tatmin ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Şimdiden bir uyarı; önceden bilmek isteyebilirsiniz  film hakkında bazı ayrıntılara gireceğim.


Filme gelecek olursak; anlatıcının ağzından bir hikaye ile başlıyor her şey. Hikayeye göre yeraltı krallığının prensesi Moanna, insan dünyasına duyduğu merak nedeniyle bir gün saraydan kaçar ve yukarı çıkar ama  hastalık ve açlıktan dolayı  ölür. Fakat kralın inancına göre kızı bir gün başka bir bedende geri gelecektir. Zaten izlediğinizde hikayenin, filmin ana hatlarını oluşturduğunu fark edeceksiniz 

Ana karakterimiz olan Ofelia, babasını iç savaşta kaybetmiş ve annesinden başka kimsesi olmayan on yaşında bir kız çocuğudur. Her fırsatta okuduğu kitapları tek eğlencesi haline gelmiş ve hayal dünyasını oldukça genişletmiştir. Annesi Carmen ise hayatlarını devam ettirebilmek için isyancıları bastırmak amacı ile kurulmuş, askeri bir karakolda görev yapan faşist yüzbaşı Vidal ile evlenir ve Vidal'in çocuğuna hamiledir. Ofelia başından itibaren baskıcı Vidal'i asla babası olarak görmez. Zaten Vidal ile çatışmaları filmin sonuna kadar da kendini göstermektedir. 

Burada Vidal karakteri katıksız kötülüğü temsil etmektedir adeta. Kendinden farklı düşünenleri baskı ve şiddet yolu ile susturması ya da yok etmesi, ataerkil yapısı, kahyası Mercedes'in  kadınlığına karşı kullandığı aşağılayıcı cümleler, erkek çocuğunu yüceltmesi… Buna benzer birçok hareket bağlı olduğu faşist ideolojiyi gözler önüne seriyor ve dönemin yönetimi faşist rejime gönderme yapıyor. 
Ofelia için bu karakol kasabası tam bir cehenneme dönüşmüştür. Burada konuşabildiği tek kişi kahya Mercedes'tir. Aslında Mercedes ve Ofelia aynı hikayeyi faklı düzlemlerde yaşamaktadırlar. Belirli amaçlar uğruna Vidal'in yanında kalmak zorunda olan Mercedes ona karşı nefret beslemekte fakat isyancılar arasındaki erkek kardeşini korumak için sesini çıkarmamaktadır ve Ofelia gibi o da Vidal'in şiddetinin kurbanıdır.Bu şekilde  Mercedes ile gerçekliğin acı yüzünü görüyor ve dönemin getirdiği acıları yaşıyoruz. Yönetmen bize bir uyum içinde  Mercedes ile gerçekliğiOfelia ile hayali yaşatıyorBu iki kişinin dünyası birbirine tamayla zıt ama bir o kadar da bütün bana göre. Film boyunca iki hikayenin birbiri ile sürekli etkileşim içinde ve birbirine  mükemmel bir paralellikte ilerlediğini göreceksiniz.  
Ofelianın Bir yanda babasını kaybetmiş olması ve annesinin, hamileliği nedeni ile hastalığı, diğer yanda  Vidal'in onun üzerindeki tüm otoritesi ve insanlara uyguladığı baskı, şiddet ve her türlü insanlık dışı uygulamalara tanıklık etmesi  daha da kabuğuna çekilmesine ve gerçekte bulamadığı mutluluğu hayal dünyasında kazanma çabasının başlamasına sebep olur. 
Köyün arka tarafında keşfettiği labirentte karşılaştığı Pan ona, prenses olduğunu kanıtlayabilmesi için başarması gereken üç görev verir. Eğer başarılı olursa  Ofelia prenses olduğunu kanıtlayacak ve mutlu olacağı yeraltı dünyasına geri dönecektir. Bu üç görevi başarmaya çalışırken aslında gerçek dünyada yenemediği kötülükleri yenmeye çalışacaktır. Zaten izlerken fark edeceksiniz ki kahramanımızın görevlerinde imgelemeler oldukça fazla. Yer altında karşılaştığı canavar bana göre yüzbaşı Vidal'in hayali dünyadaki yansımasıdır. Daha önce de dediğim gibi Mercedes ve Ofelia'nın hikayeleri zaman zaman birbirine karışıyor ve kahramanımızın hayali dünyasında imgelere dönüşüyor. Ofelia'nın  bulduğu bıçak ve Mercedes'in bıçağı gibi... 
Filmin atmosferine baktığımızda alışılagelmiş peri masallarının, dışında  kasvetli ve korkunç  bir havası vardır ki bunun Ofelia'nın bilinçaltının  yansıması olduğunu düşünüyorum.  kahramanımızın kurduğu hayal dünyası dış dünyadan olabildiğince uzak ama bir o kadar da dış dünyanın kasvetinden etkileniyor. 
Sonuna kadar tek bir sahnesinde bile sıkılmadan izlediğim filmlerden biri olan Pan'ın Labirenti; yaratılan başarılı rolleri, oyuncuları ve görselliğiyle aldığı tüm ödülleri hak ettiğini fazlasıyla bize kanıtlıyor. Hem dram hem de fantastik severlerin beklentilerini fazlasıyla karşılayacağını düşünüyor ve  İzlemeyenlere  şiddetle tavsiye ediyorum.  

NOTT

Blogger tarafından desteklenmektedir.