Bilim kurgu/ distopya türünde kaleme alınmış olan Ray Bradbury’nin eseri Fahrenheit  451 itfaiyecilerin yangın söndürmek yerine yangın çıkardıkları bir geleceği konu alıyor. Fahrenheit  451 kitapların yanma derecesini temsil ediyor ve itfaiyecilerin görevi kitapları bulup yakmak çünkü kitaplar toplumu tehdit ediyor.  İnsanlar okuyor, okudukça düşünüyor birbirinden farklı olduklarının farkına varıyor ve en önemlisi bireyselliklerinin farkına varıp içinde yaşadıkları dünyayı sorguluyorlar. Fahrenheit  451 evreninde işte bu olması en son istenen şey. İnsanları tvler ile yönet; reklamlar ile uyut. Aileleri televizyonları olsun. Sorumluluklarını yerine getirdikleri takdirde mutlular. Kendilerine yabancı ve mutlu.  Birbirlerini umursamıyorlar, birbirlerine yabancı kendilerine yabancı… Tek amaçları, tek istekleri eğlenmek, hız yaparak eğlenmek,  aile dedikleri ekrana bakarak tv programları ile eğlenmek… Aslında bu eğlenmek  uyuşmak, kaçmak demek. Gerçeklerden izole bir hayat.  Kapılarında bekleyen savaştan haberleri yok ve bir sabah onlar ekranlarına bakıp eğlenirken hep birlikte yok olurlar. Gerçeklikten uzaklığın getirdiği son…
 

Ray Bradbury’nin bu kitabında konu Montag denen ifaiyeci ekseninde döner. Montag’ın hayatı bir sabah 17 yaşında Clarisse adında bir kızla değişir. Montag bunu fark etmez. Clarisse bir gün hız yaparak eğlenen gençlerin cinayetine kurban gidene kadar fark etmez. Her sabah Clarisse ile metroya yürürken yaptıkları konuşmalar, Montag’ın zihninde delikler açar ve aslında kitapların söyledikleri içine nüfus eder. Bir zaman sonra yaptığı işi sorgular ve yalnızlığının, sığlığının farkına varır. Karısına yabancıdır. Karısı da ona. Nerede tanıştıklarını bile hatırlayamaz. Gökyüzüne hiç bakmadığını, ayı seyretmediğini fark eder. Bütün bunlar onu kitaplara götürür. Ve bir olaylar serisinin fitili ateşlenmiş olur. Ray Bradbury, niçin kitapların önem taşıdığını, okuma eyleminin önemini; bize kahramanların ağzından aktarırken, kurguladığı hikâye ile okumanın olmadığı yerde düşünme eyleminin de gerçekleşmeyeceğini anlatmış oluyor.


Kitapların yakıldığı bu çağda aslında insanlar kitap okumayı sevmiyor ve bunu bir saçmalık olarak görüyorlar. Toplumun çoğunluğu televizyon tarafından yönetiliyor. Düşünmeyi ve okumayı seçen bir avuç azınlık ise refah toplumundan ve şehirden uzakta saklanarak ve göze batmamaya çalışarak hayat sürüyor. Fakat yine de şehir yıkıldığında hayatta kalan onlar oluyor. Bence bu da biz okuyucular için bir gösterge. Kitap çok güzel.  Üstüne düşününce çok daha güzel. 


MOMOS
Blogger tarafından desteklenmektedir.