Paris’ in ünlü yapıları, katedralleri ve bunların en önemlisi Notre Dame…

Dönemin Paris mimarisi hakkında bolca bilgi verir. Mimarinin ne kadar önemli olduğunu anlatır, hatta bir bölümde sırf Paris baştan sona tasvir edilir. Yazarın yakındığı en büyük sorun; her yeni kralın tahta gelmesi ile mimari yapıya kendi tarzını yansıtmak istemesi sonucu, o güzelim yapıları yok etmeleri ve daha sade, çirkin bir yapılanmanın Paris’te başladığını ele alıyor. Notre Dame’ ın Kamburu eseri ilk çıktığında o kadar büyük bir ilgi ile karşılandı ki yapı yıkılmaktan kurtulup günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.

Notre Dame’ a zamanla verilen zarar konusuna değinen yazar bu konuda oldukça kızgındır. İnsanın ahmak bir varlık olduğundan yakınır.   “Zamanın gözü kördür, insan ahmaktır “ der. Kilisenin tahribatında zamanın etkisinin az olduğunu, asıl insanların, özelliklede sanatçıların zarar verdiğini söyler. Son ikiyüzyılda mimar olarak yetişen kişilerin mimari yapılarda sürekli bir değişiklik yaratmalarına değinir. Kitaplar o zaman önemsizdir çünkü taş daha uzun süre dayanabilir, kitap ise sadece bir kağıt parçasıdır, bir kişi kendisini göstermek istiyorsa bunu mimari bir eser vererek yapıyordu. Düşünce ve bilginin gücü daha sonradan anlaşılmasıyla mimariye olan ilgi zamanla azalmaya başlamıştır. Bu sefer kimse o kadar büyük yapılarla uğraşmak istememeye başlamış, kitap yazmak için bir kalem, kağıt yeterken, mimari yapı çok fazla malzemeye gereksinim duymaktadır.

Kitap içinde anlatıldığı hikâye ile o günün şartları ve siyasi yapısına da ışık tutuyor. Paris’ in her köşesine kurulan idam sehpaları ve insanların nasılda kurbanlık bir koyun gibi haklı haksız oralarda asıldıklarını görüyoruz ve hikâye ne yönde ilerleyecek merakla bekliyoruz.

Hikâyeye gelecek olursak; Katedrale bırakılan çirkin mi çirkin bir yaratık Quasimodo ve çingeneler tarafından büyütülen güzeller güzeli bir kız, Esmeralda…

Kitapta dikkat çeken 3 erkek tipi var:

Phoebus, Esmeralda’ nın âşık olduğu subaydır. Erkekler tarafından hiç sevilmeyen hatta yüzüne bile bakılmaya değmeyecek beş para etmez bir kişiyken, kadınlar arasında oldukça hayran olunan ve yakışıklı bir kişidir. Çapkın ve içkiye düşkün olduğunu görürüz. Üniformanın verdiği bir saygınlık vardır.

Claude Frollo, başdiyakoz ya da kısaca papaz diyebiliriz. Tüm o dinin getirdiği dogmalara karşın Esmeralda’ya aşık olur. Onun ki sevgi değil, arzulamaktır. Esmeralda’ ya sahip olamayacaksa ölmesini tercih edecek kadar gözü dönmüş bir kimsedir. Sadece kendini düşünen bencil bir kişidir.

Bir diğer kişi Quasimodo’dur. Kimsenin yüzüne bakmaya değer görmediği herkesin aşağılayıp çirkinliğinden dolayı dalga geçilen birisidir. Fakat asıl seven erkek, edebi çerçevede bakıldığında kendisidir.

Bir kişi daha vardır ki keçi için Esmeralda’ dan vazgeçen, erkek bile denemeyecek bir kimse Pierre Gringore.

Paris’in her yerinde idam tahtalarının bulunduğu, bir çok kişinin doğru düzgün araştırılmadan asıldığını görüyoruz. Esmeralda ile birlikte olmak için türlü yalanlar söyleyen Yüzbaşı Phoebus, Frollo tarafından bıçaklanması sonucu tüm suç Esmeralda’ ya kalır. İşkence çektirilerek büyücülük ve cinayet suçlarının itiraf ettirilmesi sağlanır. İnkâr edersen işkenceler ile ölüyorsun, suçu kabul edersen idam ediliyorsun. Üstelik bir papazın lafına karşın bir çingenenin sözü ne kadar etkili olabilir. Phoebus’ un ölmediği gerçeği bile bu durumdan kurtulmasını sağlamaz çünkü bir çingene kimsenin umurunda değildir. Esmeralda ise bir umut Phoebus’ un onu kurtaracağına inanır. Subay ise kendisinin bir çingene ile adının anılmasını istemediğinden yolunu değiştiren bir kişidir.

Bir kişinin toplum tarafından sırf çirkin, topal olduğu için dışlanması ve dış görünüşüne göre yargılandığını Quasimodo karakterinde görüyoruz. En başta kötü bir kimse olduğu hissine kapılıyoruz çünkü herkesten nefret eden bir kimsedir. Toplum onu dışladığı için o da kendisini toplumdan iyice soyutlamıştır. Yaptığı meslek yüzünden sağır olan karakterin toplumla olan tek iletişim kaynağı tek gözüdür diğer gözü de bir hastalıktan dolayı küçük yaşta tamamen kapanmıştır. En azından kendisine söylenen hakaretleri duymak zorunda değildir artık. Hayatta tek bağımlılık hissettiği ve saygı duyduğu kişi küçük yaşta onu sahiplenen rahip Claude Frollo’ dur. Sırf Esmeralda mutlu olsun diye kendi mutluluğunu hiçe sayar.

Esmeralda’ nın bile Quasimodo’ nun çirkinliğine katlanamadığını görüyoruz. Dış görünüş uğruna çoğu kişinin hayatlarının nasıl sonladığı burada karşımıza çıkıyor. Phoebus ismi güneş tanrısından gelmektedir. Phoebus’ un Esmeralda’ dan vazgeçmesi ile çingene kızının hayatı karanlığa bürünür ve onu tekrar aydınlığa kavuşturmasını bekler. Boşuna bir bekleyiştir çünkü o kendisine aşık olan soylu bir kızla evlenmeyi tercih eder.

Frollo, Esmeralda’ yı ilk gördüğünde vurulur. Tek istediği ona sahip olmak hatta bu sapkınlık derecesindedir. Kendisi, kardeşi ve bir çok kişinin sonunu getirdiğini söyleyebiliriz.

Quasimodo’ nun durumu ise biraz daha farklı çok zor bir anında kendisine su veren iyi yürekli kıza aşık olur. Kendi görünüşü yüzünden istediği aşkı asla elde edemez anca ölünce kavuşurlar.

Kitapta her karakter trajik bir şekilde son bulur; Esmeralda asılır, Frollo Notre Dame’ dan aşağı ittirilerek ölür, Phoebus’un trajedisi ise evlenmesidir, Quasimodo yıllar sonra idam edilenlerin cesetlerinin atıldığı mahzende Esmeralda’ nın cesedine sarılmış bir şekilde bulunur.
GAİA

İş Bankası Kültür Yayınları
Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Özgün Adı: Notre Dame De Paris
Fransızca Aslından Çeviren: Volkan YALÇINTOKLU



HOWL'S MOVING CASTLE
IMDB: 8,2
YÖNETMEN: HAYAO MIYAZAKI

Bir insan neden yürüyen bir şato inşa eder? Yolları bir sabah tesadüf eseri Howl ile kesişen Sophie… Ateş cini ile yapılan bir anlaşma… Krallığın içinde bulunduğu savaşı bitirmesi umut edilen ünlü büyücü ve farklı kimlikleri ile Howl…

Hem kitabını okuyup hem de filmini izlemiş biri olarak diyebilirim ki animesi çok daha başarılı. Anime konusunda çok yetenekli olan Hayao Miyazaki tabii ki de mükemmel bir yapıt çıkartmış ortaya kitapla oldukça farklılık olmasına rağmen animesinin yeri çok daha ayrı bende. Diana Wynne Jones’ un eseri ise yine güzeldi fakat animeyi izleyince sanki kitap biraz eksik gibi geliyor bir bakıma da tamamlayıcı şöyle diyebilirim ki kitaptaki en büyük eksiklik; Howl - Sophie ilişkisi çok havada kalmış.

Fantastik bir dünyada geçen hikâyemiz Sophie adlı karakterin başından geçenleri konu alıyor. Sophie bir sabah yolda Howl ile karşılaşmasının akşamına cadı tarafından lanetlenir ve çok yaşlı birisine dönüşür. Büyüyü kaldırmasının bir yolunu aramak için yollara düşer. Yolculuğu sırasında genç kızların kalbini yemesiyle nam salmış kötü büyücü Howl’ un şatosuyla karşılaşır. Oldukça yaşlı olmasından dolayı onun kalbiyle pek ilgilenmeyeceğini ve kalacakta bir yere ihtiyacı olduğundan şatoya adım atar. Dikkatini çeken ateşi hemen farkeder ve öğrenir ki Calcifer bir ateş cini, Howl ile anlaşmasının sonucunda şatoyu hareket ettiren kendisidir.  Sophie’ yi ilk gördüğünde lanetlendiğini anlar fakat büyünün bir diğer kötü yanı da Sophie’ nin bu konudan kimseye bahsedememesidir.
Hikâye ana hatlarıyla bu kurgu üzerinden gidiyor. Anime ve kitabı karşılaştırmam gerekirse, animede Howl’ u meşgul eden şey savaştır. Kralın en iyi büyücüsü olarak savaşta yer alır fakat savaşta harcadığı güç yüzünden zamanla kendi kontrolünü kaybeder noktaya gelir. Bir yandan da kötülüğü ile nam salmış çöl cadısından kurtulmaktır amacı bu yüzden de herkesin kendisinin kötü kalpli bir büyücü olduğunu düşünmesini ister ayrıca savaşta bulunmak istemiyordur, bir şekilde bunlardan kurtulmak için bir sürü iş açar başına. Kitapta konu hep çöl cadısı ile sınırlı kalır. Michael adında da bir yardımcısı vardır. Filmde oldukça küçük bir çocukken kitapta 17 yaşlarında bir çocuktur. Dedikoduları yayan Howl’un isteği üzerine kendisidir. Kitapta Sophie’ nin kardeşleri üzerinde çok durulurken animede sadece başlarda görülürler. Bazı kısımlar kitabı okuduktan sonra tam olarak oturdu desem yeri var. Sophie büyü yüzünden çok yaşlı olmasına rağmen Howl’ dan etkilenir fakat bazı tavırları ise hiçte hoşuna gitmez, bir kere Howl güzelliğine çok düşkündür, çocuk gibi inatçı ve laf dinlemez bir yanı vardır. Kitapta ise arkasında birçok kırık kalp bırakmasından bahsedilir ve kapısına gelen kızlarla uğraşan Michael ve Calcifer bu konu hakkında konuşurlar. Kitapta Sophie’ de en az kız kardeşleri kadar güzel ve alımlı olmasına rağmen animede güzel olmadığından yakınır.

Daha bahsedecek çok şey var fakat asıl değinmek istediğim animenin çok daha güzel ve anlamlı olduğu kitap daha çocuksu bir imaj çizerken, Miyazaki’ nin hayal gücü ile konu daha zenginleştirilerek iyileştirilmiştir. Kitapta Howl oldukça sert tavırlara sahiptir animede çok daha centilmen bir kişi görürüz. Kitabın belki de çevirisinden dolayı olabilir ama anlatımı hoşuma gitmediği için pek beğenemedim sanırım. Belki de animesi o kadar iyi ki kitap gölgede kalıyor.

Sevgi ve arkadaşlık temasının işlendiği her yaşa hitap eden bir anime, normalde orijinal dilinde izlemeyi tercih ederim fakat Türkçe dublajının çok daha güzel olduğunu söyleyebilirim. İngilizce ve Japonca dublajında karakterlere ses tonu tam uymamış fazla sert, Türkçesinde ise daha yumuşak ve uygun bir hale getirilmiş.

Dünya çapında ünlü anime ustası Miyazaki’ nin bu filmine bir göz atın derim.



GAİA
MAKAS ELLER
IMDB: 7,9
YÖNETMEN: TİM BURTON
Tek isteği sevilmek olan birisinin yaşadıklarını ve Amerikan banliyö yaşamını eleştiren, masalsı dünyası ile bir Tim Burton filmi.

Küçük kızın babaannesine  “kar neden yağar? “ sorusunu sorması ile hikâye başlar. Filmde evler, arabalar her şey aynıdır. Diğer evlerden farklı olarak şehrin biraz yukarısında kalan eski ev hariç oraya kimse gitmek istemez. Peg evin bahçesine girdiğinde çok güzel bir bahçe ile karşılaşır; Edward ve Peg’ in yolları kesişir. Peg, Edward’ a kıyafetler verir, onu kendi ailesi ile yaşamasını sağlar. Aile Edward ile oldukça iyi anlaşmaktadır. Asıl dikkat çeken kısım komşuların bu yabancıyı oldukça merak etmesidir. Amerikan banliyö hayatını gözler önüne sermesinin yanı sıra Tim Burton’ un en kişisel filmidir.

Edward’ın film boyunca sadece 169 kelime konuşması ve her şeyi mimikleri ile ifade edebilmesi ise sözcüklere çokta gerek olmadığını gösteriyor. Film boyunca Edward’ın haline bazen güldüm bazen şaşırdım ama hali oldukça üzücü denebilir. Komşuların çimlerine şekil vermesi, köpeklerini kırpması ve saçlarını kesmesi ile komşuların oldukça ilgi odağı halinde olan Edward Peg’ in kızından hoşlanmaya başlayınca kızın sevgilisi başına iş açar.

Edward’ın ünü bayağı yayılır. Tv programına katıldığında elleri için bir doktor bildiğini söyleyen bir izleyiciye “onunla tanışmak isterim “ dedikten sonra bir diğer seyircinin  “o zaman herkes gibi olmaz mısın? “ demesine ise hiç takılmaz. Zaten herkes gibi olmak istiyordur. Yaptığı her şey diğerleri tarafından kabul edilmek için olmasının yanı sıra ötekileşmekten kurtulamamıştır.

Hırsızlık suçlamasında bulunulduğunda kimse işin gerçek yüzünü araştırmadan hemen Edward’ı suçladı. İlk önce ondan yararlanıp daha sonra ise onu yargıladılar. Mahalle baskısı ve dedikodunun kendi yaşamlarımızda da ne kadar tanıdık olduğunu görüyoruz.

Buzdan heykeli yontarken karın neden yağdığına da cevaptır. Yardım için elini uzattığında çoğu şeyi çizmesi zarar vermesi ama asıl içindeki kişiliği göremeyen sığ kişiliklerin makas elleri yargıladığını görüyoruz.

Film yönetmenin hayatından izler taşır. Burton oldukça içine kapalı bir çocukluk geçirmiştir. Arkadaşları ile dışarıda oynamak yerine evde korku filmi izlemeyi tercih eder. Resim yeteneği oldukça gelişmiştir birçok resim çizer. Edward’a baktığımızda ise yalnız yaşadığı evinden kopup kalabalığın içine girdiğinde onlarla uyum sorunu yaşadığını görüyoruz. Eğer farklıysanız insanlar sizden korkar ya da kusurlu olarak görür. Burton bu özelliğini kullanarak sanat dünyasında yerini almayı başarmıştır. Bir bakıma da farklı olmak ilgi çekici bir özellikken bir taraftan da kişinin yalnız ve itilmiş olmasına yol açar.

Edward rolü için birçok kişi başrol için düşünülmüştür. Söylentiye göre Gary Oldman, Tom Cruse, Robert Downey Jr gibi isimlere teklif götürülmüş fakat rolü Johnny Depp kabul etmiş olup Burton-Depp ilişkisinin temelleri de bu filmle birlikte atılmıştır. Bundan sonra daha birçok yapımda birlikte çalışacaklardır. Depp ve Winona Ryder’ ın o dönem aşk yaşaması bayağı olay olmuş. Filmde oynaması için Depp’in Winona’yı Godfather 3 filminden vazgeçirmesi ve makas eller kadrosuna ikna ettiği söylenir.

Aslında Gary Oldman’ ın da oldukça farklı rollerde oynadığı göz önüne alınırsa o da fena olmazdı diye düşünüyorum. Filmin sonuna geldiğimizde tüm herkes Edward’dan kurtulmak için malikânesinin önüne gittiğinde Kim Edward’ ın öldüğü yalanını söyler. Mahalleliler ise artık görülecek çokta ilginç bir şey olmadığını fark ederek oradan uzaklaşırlar.

O günden sonra Kim ve Edward birbirlerini hiç görmez. Kim çok yaşlanmıştır ve küçük kızın “ onun yaşadığını biliyorsan neden görmek için yanına gitmiyorsun “ sorusuna ise  “beni eskiden tanıdığı gibi hatırlamasını istiyorum “der. Daha sonra Edward’ ı görürüz yine kendi malikânesinde bahçesine şekil vermekle uğraşmaktadır ve buz heykeline verdiği şekil ile kar yağışına neden olduğunu görürüz. Filmin sonunda Edward yine tek başına kalmıştır anlayacağınız. Hiç yaşlanmaz.

Tek isteği diğerleri tarafından sevilmekken yine kendi dünyasına dönmüştür. Yapabildiği en iyi işi yapmaya devam eder. Kar yağdırabilmesi göz önüne alınırsa diğer insanların dünyasına yine bir şekilde etki ettiği ve güzelleştirdiğini görüyoruz.


GAİA 
Blogger tarafından desteklenmektedir.