RUN FORREST RUN …


Sinema dünyasında ayrı bir yeri olan filmdir bence. Konu olarak dönemin önemli olaylarına dikkat çekmesinin yanı sıra, başrol oyuncumuzun karakteristik yapısı ve IQ düzeyinin farklı olması olayların bu çerçeve etrafında olağan dışı gerçekleşmesi insanı düşüncelerle baş başa bırakıyor.

Küçüklüğünden beri sosyal yaşantısı tarafından soyutlanmış küçük bir çocuğun büyüyüp değişmesi normalleşmesi beklenirken filmde, aksine aynı küçük çocuğun hayatına devam ederken çaba harcamadan başardığı birçok olaylar yaşanır. 1944 ve 1982 yılları arasında ki Amerikan tarihinin önemli olaylarına dikkat çekilir ve Forrest Gump’da bu olayların tam ortasında yer alır. Bu kadar zayıf bir kişiliğin önemli insanların, olayların içerisinde olmasına anlam veremeyen, Gump’ı sırf farklı olduğu için aşağı gören bir tabaka şaşkınlıkla Gump’ı izler.

Film de ele alınan konu bakımından hem 44-82 tarihlerinde ki Amerika’nın sanat siyaset, toplumsal yaşam konuları hem de IQ'su ve karakteristik yapısı bakımından zayıf bir kişiliği olan, Gump’ı nasıl tanımadan yargılayabildiğimizi bize sunar. Forrest Gump, hayatın akışı içinde elde ettiği başarılarla çevresinde parmakla gösterilen kişi olarak kendisinden söz ettirir. Kimseyi yargılamayan, olayları, durumları sorgulamadan sadece yapan Forrest Gump.  Çoğu sahnede gülümseten ama altında düşündüren, hüzünlendiren Forrest Gump.


Film senaryo bakımından gerçekten çok iyi kurgulanmış. Aslında ilk kitap olarak yayımlanan Forrest Gump, 1994 yılında kitaptan esinlenerek Robert Zemeckis tarafından beyaz perdeye aktarılmış. Senaryo açısından ne kadar güçlüyse bir o kadar da çekim kalitesi, kullanılan müzikler, oyunculuklar bakımından söz ettiriyor. Kullanılan sahnelerde de eski görüntüleri verebilmek için gelişmiş görsel efektler kullanılmış. Öyle ki film gösterime girdiğinden itibaren kısa zamanda 1 miyar doları zorlayan bir hasılat edebilmiş. Burada da sadece film çekmek için çekilmediğini anlıyoruz. Kaliteli bir film örneği.  Aldığı ödüllerle de başarılı bir film olduğunu kanıtlamıştır. 1995 yılında 13 dalda Oscar’a adaylık veren film En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Film Ödülleriyle birlikte 6 ödül almış. En İyi Görüntü, Aktör, Yönetmen, Görsel Efekt, Uyarlanmış Senaryo Ve En İyi Düzenleme dallarında 67. Akademi Ödüllerini ve aynı dalda Altın Küre Ödüllerinde En İyi Aktör, Görüntü ve Yönetmen dallarında üçüncülük elde etmiş. Ayrıca altı dalda da Saturn Ödüllerine aday gösterilmiş ve En İyi Fantezi ile En İyi Yardımcı Aktör dallarında ödül almış.

Ayrıca burada üzerinde durulması gereken bir diğer konuda film de kullanılan müzik arşivi. Bunu kimse gözünden kaçırmamıştır eminim çünkü o kadar geniş bir yelpazesi var ki klasik, rock, rock’n’ roll, blues… Elvis Presley, Duane Eddy, Aretha Franklin, The Doors, Willie Nilson…  Gerçekten çok geniş ve kalifiye liste olmuş. Zaten filmin hemen ardından “Forrest Gump The Soundtrack” albümü hazırlanmış ve dünya genelinde 12 milyondan fazla satmış.

Oyunculuklara gelirsek başrolde Tom Hanks karşımızda. Oyunluğuyla ilgili buraya herhangi bir şey yazmam tamamen klişe kaçacaktır. Bu nedenle anlatılmaz yaşanır demekle yetiniyorum. Robin Wright, Gary Sinise, Mykelti Williwmson, Sally Field ile oluşturulan kadroda başarılı oyunculuklarını sergilemiştirler. Tabii ilgi Forrest Gump’da olduğu için Tom Hanks’in biraz gölgesinde kaldıklarını düşünüyorum.


Film o kadar güzel harmanlanmış ki müziklerle, görsel efektlerle, oyuncularla dört dörtlük terimi tam da bu film için geçerli. İzlenilmesi gereken film listenizin olmazsa olmazlarında bir film “FORREST GUMP”…




FERONİA

Aldous Huxley’in 1932 yılında yayımlanmış distopya türündeki eseri  “Cesur Yeni Dünya” ; mutluluğun ve hazzın en üst değer olduğu bir toplumu betimler. 

Romanın atmosferini, laboratuvarlarda yapılmış, genetik kodlamalar ile sınıflara ayrılmış ve her biri hayatından memnun ve bulunduğu konumu “en iyi” diye adlandıran biyonik insanlar oluşturur.  Bu insanlar gündelik olarak belli bir doz “soma” hapını yutarak sorunsuz,sıkıntısız ve mutlu haz dolu bir hayat yaşarlar fakat bu “yapay” bir mutluluktur. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı herkesin mutlu ve haz duyduğu bir dünyayı betimler. Bu dünyada acı ve ıstırap yoktur. İnsanlar kötü, olumsuz duygulardan bir doz soma alarak kurtulurlar. Her şey ulaşılabilirdir ve tutku, aşk gibi insanı ıstıraba sürükleyen duygulara yer yoktur.  İnsanların nihai amacı “mutlu olmaktır” bunu da soma yerine getirir ve böylece insanlar düzen için bir tehdit oluşturmaktan çıkarlar.  Kolluk kuvvetlerinin yerini soma alır. 

Romanda genetik mühendisliğinin neden olduğu şeyler dikkat çekicidir; bilim insanları genetik mühendisliğini sınıflı bir toplum düzenini dizayn etmek için kullanıyorlar ve bu dizayn doğum sonrası koşullandırmalar ile kusursuz bir düzen meydana getiriyor. Bütün insanların mutlu olduğu, her şeyin ve herkesin ulaşılabilir olduğu ve tüketimin her türlüsünün egemen olduğu bir dünya kurgusu niçin distopiktir ? Ve biz okuyucuları ürkütür? Şüphesiz bunda yapay oluşunun da bir payı var, diye düşünüyorum ve bizler üzüntü duymadığımız, tutku beslemediğimiz bir dünyayı tahayyül edemiyoruz. Hem böyle bir dünya çok sığ bir dünya olurdu.

Bir bakıma Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı yozlaşmış bir dünyadır. Toplumu, bireyselliği üst bir değer olarak kabul ederken bireyler arası bağları ve güçlü duyguları yadsır ve bunun sağlıksız bir edim olduğunu savunur. Huxley’in dünyasındaki birey kendi doğasından uzak, bilimin keşifleri ile şekillenmiş ve köklerinden koparılmış bir bireydir. O artık teknolojinin bir ürünüdür. Ve bu yapay dünyada ona insan köklerini hatırlatan duygulardan “soma” alarak kurtulur.

Diğer her  yerde olduğu gibi Cesur Yeni Dünya’da da farklı olan dıştalanan olur bu yüzden tellerin öbür tarafından gelen “vahşi” bir türlü kabul görmez ve sadece  seyirlik bir nesne haline gelir. Nitekim vahşi de onların bu yapay dünyasına alışamamıştır. Huxley birbirine tamı tamına zıt iki dünya betimler romanda: biri kusursuz bir düzenin hüküm sürdüğü huzurun ve refahın toplumu; diğeri sefaletin ve yoksulluğun ardında  geleneklerin egemen olduğu bir kabile toplumu.

Çok katmanlı bir yapıya sahip bu eser  totaliter düzeni ele alış biçimi nedeni ile Orwell’in 1984ünden çok farklı bir ‘distopya’ çiziyor.  

MOMOS
YALANLARIN ARASINDAN GERÇEĞİ BUL.



Amerika'da eskiden günümüze kadar süregelen bir araştırmacı-gazeteci The Boston Globe’un takımıdır SPOTLİGHT. Film gerçek bir olay içermekte bu da Spotlight takımının gün yüzüne çıkardığı bir davadır. Yönetmenliğini Tom McCARTHY üstlendiği Amerikan drama türünde olan film, 2015 yılında vizyona girdi.

Konusu günümüzde “ne yazık ki” hala güncelliğini koruyan ama 70-80' ler de meydana gelen bir olayın 2002'de anca gün yüzüne çıkarılmasıyla ilgili, çocuklara yapılan cinsel tacizi konu ediniyor. 90 tane sözde kilise rahiplerinin gün yüzüne çıkarılması. Üstü örtülemeyecek kadar hassas olan bu konunun kiliseye bağlılığının zedelenmesiyle karşı karşıya getirilmesi bir kez daha çıkar dünyasında yaşadığımızı gözler önüne seriyor. Filmi izledikten sonra Spotlight ekibinin başarısına sevinmekten daha çok büyük bir hüsranla ekranı kapattım. Çünkü 70-80’lerde meydana gelmiş bir olay. Yıl 2016 hala aynı olaylar her geçen gün gündemimizde yer ediniyor. 30-40 yıldır hiçbir şekilde bilinçlenemediğimizin gerçeği. Ve bu sadece bizim ülkemizde de değil dünyanın her yerinde böyleymiş ne yazık ki. Tabii bu tür olaylarda sistemin ayrıcalığını net bir şekilde görüyoruz. Filmde de görüldüğü gibi kiliseye karşı negatif etkilerin doğmasındansa konunun üstü çok kolay bir şekilde kapatılabiliniyor. Burada da sisteme karşı doğru ve güçlü olarak ayakta duran gazetecilerimiz var olması gerekiyor. 

Film de Spotlight ekibi bu haberi haber değeri yüksek olduğu için değil, konunun hassaslığının farkında oldukları ve bir şekilde üstünün kapatımasından duyulan insani rahatsızlıklarından dolayı bu olayı gün yüzüne çıkarıyor. Burada da yine günümüzde yapılan habercilik anlayışının nedenli doğru nokta olduğunu tekrar tekrar anlıyoruz.



Spotlight filmi, görsellik bakımından çok fazla eleştiri almakta. Bir an acaba görselliği çok yükse olsaydı nasıl olur diye düşündüm. Konu saptırılmadan görsellik dengesi kurulabilirse evet güzel olabilir ama şu yanı da var, bu denli önemli ve hassas bir konunun yalın haliyle ve direkt olarak olay üzerinden verilmesi de izleyici başka bir objeye, duruma ya da olaya yönlendirmiyor. Zaten eski bir dönem olayı oluğu içinde daha modern olmayan yapısı yine bize o dönemi hissettiriyor. Ben konusunu okuduğumda filmi görsel bir şov olarak izlemeye başlamamıştım ki bu görüntü kalitesi de ben de bir rahatsızlık hissi uyandırmadı. Aksine tamamen konuya odaklı olması beklentilerimi yeterince karşıladı. Diğer türlü olduğu zaman mesela oyuncuların yaşamlarına girdiğinde konu kopukluğu oluyor ve bu bende bu tür filmlerde daha da sabırsızlaştırıcı etki yaratıyor. Bu nedenledir ki filmin 88. Akademi ödüllerin de 6, 73. Altın küre de 3 adaylığı oldu. 88. Akademik ödüllerinde en iyi film ve en iyi özgün senaryo ödüllerini, 69. Bafta ödüllerinde de en iyi özgün senaryo ödüllerini almaya hak kazanmış.

Oyuncu kadrosu Mark RUFFALO, Michael KEATON, Rachel McADAMS, Liev SCHREİBER, John SLATTERY, Brian D'arcy JAMES'in oluşturduğu başarılı bir kadro. Olması gereken sınırında bir oyunculuk sergilemişler. Evet daha iyi olabilir miydi olurdu ama sanıyorum ki senaryoya ağırlık verilmiş. Yani herhangi bir oyuncunun performansı veya filmin görselliği konunun önüne geçmesi istenmemiş. Bütün kazanılan ödül kategorileri de bu düşünceyi destekler nitelikte.

Eğlenmek veya görsel bir şölen yaşamaktan ziyade, toplumsal bir konunun gözler önüne serildiği ve üzerine düşünülmesi gereken bir film. Üzerine düşünülmesi diyorum çünkü her toplumda meydana gelen ve biz de bu toplumun bir parçası olduğumuz için bizim de bir bakıma her türlü olayda sadece çocuk tacizliğini kast etmiyorum, bir paya sahibiz. Yani bu olaylar karşısında “ Allah kahretsin, tüh vah yazık” demekle kendimizi suçlulardan ayırmak yeterli olmuyor maalesef.  

Umarım daha bilinçli bir toplum olma yolunda adımlar atmaya başlamışızdır ve 30-40 yıl sonra “ 30-40 yıl önce neredeysek hala aynı noktadayız!” demiyor oluruz umarım…


FERONİA

THE GRAND BUDAPEST HOTEL
IMBD: 8.1
YÖNETMEN: WES ANDERSON

Stefan Zweig’ ın notlarından esinlenerek uyarlanan film birçok ödüle layık görülmüştür. Oyuncu kadrosunun zenginliği ,kullanılan dekorlar ve diyaloglar ile oldukça ilgi çekici bir yapıtı karşımıza çıkartıyor.

Masalsı anlatımı, çizgi romanları hatırlatan sahneleri, ironik diyalogları ile tam bir karakter ve durum komedisidir. Şimdiye kadar izlediğim filmlerden oldukça farklı diyebilirim. Özelliklede çok fazla Hollywood etkisinde kalan kişilerin filmden beklentisi daha farklı olacak ki internet üzerindeki yorumlamalar o şekilde görülüyor. Gel gelelim filmin ehli kişiler yani sinema eleştirmenleri tarafından oldukça olumlu yorumlar almıştır.

Filmin konusuna gelirsek biraz değinmek istiyorum. Film bir genç kızın, yazarın anısına yapılmış anıtının başında durması ile başlar. Yazarın 1968 yılında Budapeşte Oteline yaptığı gezileri anlatan kitabı okumaya koyulur. Daha sonra sahne değişir ve yazarın evine gideriz. Başlarda sahneden sahneye atlayarak insanın kafasında nereye varacak acaba diyerek meraklandırıyor. Oyuncu kadrosunun zenginliğinden bahsetmiştim. Sahneye sürekli tanıdık bir yüz giriyor fakat bağlanmamıza izin vermiyor sanki yönetmen, hikâye daha çok Sıfır Mustafa ve Odacı Gustave üzerinden ilerliyor.
Yazarımız Budapeşte otelinin eski şatafatlı günleri geride bıraktığını ve otelin neden kapatılmadığını öğrenmek ve bununla ilgili şeyleri yazmak üzere otele gider. Yazarın gençliğini canlandıran Jud Law’ı görüyoruz karşımızda, yazar otelin sahibi Sıfır Mustafa ile karşılaşır ve otele nasıl sahip olduğunu ve kapatmak istemediği hakkında bir konuşma ile hikâyemiz başlar.

Film gerçek tarihten ayrılarak gayet gerçekçi ve hayali bir Avrupa ülkesi macerası anlatması hem tarihsel süreçlerle dalga geçilmesi hem de tarihten kaçarak ondan intikam almayı denemek olarak değerlendirilmiştir.

Hikayenin başlarında sürekli bir şey anlatacakmış gibi yapılıp başka bir konu ve sahneye geçmesi insana biraz şok yaşatıyor. Açıkçası ilgiyi ekrana kitlemeyi başarmış. Sıfır Mustafa’ nın gençliğini oynayan Tony Revolori ise oldukça iyi bir oyunculuk sergilemiş. Gustave’ ın umarsız havasına karşın müşterilerine karşın gösterdiği incelik ve tavırları ise oldukça dikkat çekici ayrıntılar.

87.Akademi Ödülleri'nde; En İyi Yapım Tasarımı ve Set Dekorasyonu, En İyi Özgün Film Müziği, En İyi Kostüm Tasarımı ve En İyi Saç ve Makyaj dallarında ödüle layık görülmüştür. Film Şubat 2014 tarihindeki 64. Berlin Film Festivali açılış filmi oldu. Festivalde Jüri Özel Ödülü Gümüş Ayı ödülünü kazanmıştır.



Bağımsız sinemanın sevilen yönetmeni, bir Wes Anderson filmidir. Son zamanlarda izlediğim oldukça hoşuma giden ve kesinlikle tekrar izlemek istediğim filmler listeme eklemiş bulunuyorum.

GAİA
Bilim kurgu/ distopya türünde kaleme alınmış olan Ray Bradbury’nin eseri Fahrenheit  451 itfaiyecilerin yangın söndürmek yerine yangın çıkardıkları bir geleceği konu alıyor. Fahrenheit  451 kitapların yanma derecesini temsil ediyor ve itfaiyecilerin görevi kitapları bulup yakmak çünkü kitaplar toplumu tehdit ediyor.  İnsanlar okuyor, okudukça düşünüyor birbirinden farklı olduklarının farkına varıyor ve en önemlisi bireyselliklerinin farkına varıp içinde yaşadıkları dünyayı sorguluyorlar. Fahrenheit  451 evreninde işte bu olması en son istenen şey. İnsanları tvler ile yönet; reklamlar ile uyut. Aileleri televizyonları olsun. Sorumluluklarını yerine getirdikleri takdirde mutlular. Kendilerine yabancı ve mutlu.  Birbirlerini umursamıyorlar, birbirlerine yabancı kendilerine yabancı… Tek amaçları, tek istekleri eğlenmek, hız yaparak eğlenmek,  aile dedikleri ekrana bakarak tv programları ile eğlenmek… Aslında bu eğlenmek  uyuşmak, kaçmak demek. Gerçeklerden izole bir hayat.  Kapılarında bekleyen savaştan haberleri yok ve bir sabah onlar ekranlarına bakıp eğlenirken hep birlikte yok olurlar. Gerçeklikten uzaklığın getirdiği son…
 

Ray Bradbury’nin bu kitabında konu Montag denen ifaiyeci ekseninde döner. Montag’ın hayatı bir sabah 17 yaşında Clarisse adında bir kızla değişir. Montag bunu fark etmez. Clarisse bir gün hız yaparak eğlenen gençlerin cinayetine kurban gidene kadar fark etmez. Her sabah Clarisse ile metroya yürürken yaptıkları konuşmalar, Montag’ın zihninde delikler açar ve aslında kitapların söyledikleri içine nüfus eder. Bir zaman sonra yaptığı işi sorgular ve yalnızlığının, sığlığının farkına varır. Karısına yabancıdır. Karısı da ona. Nerede tanıştıklarını bile hatırlayamaz. Gökyüzüne hiç bakmadığını, ayı seyretmediğini fark eder. Bütün bunlar onu kitaplara götürür. Ve bir olaylar serisinin fitili ateşlenmiş olur. Ray Bradbury, niçin kitapların önem taşıdığını, okuma eyleminin önemini; bize kahramanların ağzından aktarırken, kurguladığı hikâye ile okumanın olmadığı yerde düşünme eyleminin de gerçekleşmeyeceğini anlatmış oluyor.


Kitapların yakıldığı bu çağda aslında insanlar kitap okumayı sevmiyor ve bunu bir saçmalık olarak görüyorlar. Toplumun çoğunluğu televizyon tarafından yönetiliyor. Düşünmeyi ve okumayı seçen bir avuç azınlık ise refah toplumundan ve şehirden uzakta saklanarak ve göze batmamaya çalışarak hayat sürüyor. Fakat yine de şehir yıkıldığında hayatta kalan onlar oluyor. Bence bu da biz okuyucular için bir gösterge. Kitap çok güzel.  Üstüne düşününce çok daha güzel. 


MOMOS
Paris’ in ünlü yapıları, katedralleri ve bunların en önemlisi Notre Dame…

Dönemin Paris mimarisi hakkında bolca bilgi verir. Mimarinin ne kadar önemli olduğunu anlatır, hatta bir bölümde sırf Paris baştan sona tasvir edilir. Yazarın yakındığı en büyük sorun; her yeni kralın tahta gelmesi ile mimari yapıya kendi tarzını yansıtmak istemesi sonucu, o güzelim yapıları yok etmeleri ve daha sade, çirkin bir yapılanmanın Paris’te başladığını ele alıyor. Notre Dame’ ın Kamburu eseri ilk çıktığında o kadar büyük bir ilgi ile karşılandı ki yapı yıkılmaktan kurtulup günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.

Notre Dame’ a zamanla verilen zarar konusuna değinen yazar bu konuda oldukça kızgındır. İnsanın ahmak bir varlık olduğundan yakınır.   “Zamanın gözü kördür, insan ahmaktır “ der. Kilisenin tahribatında zamanın etkisinin az olduğunu, asıl insanların, özelliklede sanatçıların zarar verdiğini söyler. Son ikiyüzyılda mimar olarak yetişen kişilerin mimari yapılarda sürekli bir değişiklik yaratmalarına değinir. Kitaplar o zaman önemsizdir çünkü taş daha uzun süre dayanabilir, kitap ise sadece bir kağıt parçasıdır, bir kişi kendisini göstermek istiyorsa bunu mimari bir eser vererek yapıyordu. Düşünce ve bilginin gücü daha sonradan anlaşılmasıyla mimariye olan ilgi zamanla azalmaya başlamıştır. Bu sefer kimse o kadar büyük yapılarla uğraşmak istememeye başlamış, kitap yazmak için bir kalem, kağıt yeterken, mimari yapı çok fazla malzemeye gereksinim duymaktadır.

Kitap içinde anlatıldığı hikâye ile o günün şartları ve siyasi yapısına da ışık tutuyor. Paris’ in her köşesine kurulan idam sehpaları ve insanların nasılda kurbanlık bir koyun gibi haklı haksız oralarda asıldıklarını görüyoruz ve hikâye ne yönde ilerleyecek merakla bekliyoruz.

Hikâyeye gelecek olursak; Katedrale bırakılan çirkin mi çirkin bir yaratık Quasimodo ve çingeneler tarafından büyütülen güzeller güzeli bir kız, Esmeralda…

Kitapta dikkat çeken 3 erkek tipi var:

Phoebus, Esmeralda’ nın âşık olduğu subaydır. Erkekler tarafından hiç sevilmeyen hatta yüzüne bile bakılmaya değmeyecek beş para etmez bir kişiyken, kadınlar arasında oldukça hayran olunan ve yakışıklı bir kişidir. Çapkın ve içkiye düşkün olduğunu görürüz. Üniformanın verdiği bir saygınlık vardır.

Claude Frollo, başdiyakoz ya da kısaca papaz diyebiliriz. Tüm o dinin getirdiği dogmalara karşın Esmeralda’ya aşık olur. Onun ki sevgi değil, arzulamaktır. Esmeralda’ ya sahip olamayacaksa ölmesini tercih edecek kadar gözü dönmüş bir kimsedir. Sadece kendini düşünen bencil bir kişidir.

Bir diğer kişi Quasimodo’dur. Kimsenin yüzüne bakmaya değer görmediği herkesin aşağılayıp çirkinliğinden dolayı dalga geçilen birisidir. Fakat asıl seven erkek, edebi çerçevede bakıldığında kendisidir.

Bir kişi daha vardır ki keçi için Esmeralda’ dan vazgeçen, erkek bile denemeyecek bir kimse Pierre Gringore.

Paris’in her yerinde idam tahtalarının bulunduğu, bir çok kişinin doğru düzgün araştırılmadan asıldığını görüyoruz. Esmeralda ile birlikte olmak için türlü yalanlar söyleyen Yüzbaşı Phoebus, Frollo tarafından bıçaklanması sonucu tüm suç Esmeralda’ ya kalır. İşkence çektirilerek büyücülük ve cinayet suçlarının itiraf ettirilmesi sağlanır. İnkâr edersen işkenceler ile ölüyorsun, suçu kabul edersen idam ediliyorsun. Üstelik bir papazın lafına karşın bir çingenenin sözü ne kadar etkili olabilir. Phoebus’ un ölmediği gerçeği bile bu durumdan kurtulmasını sağlamaz çünkü bir çingene kimsenin umurunda değildir. Esmeralda ise bir umut Phoebus’ un onu kurtaracağına inanır. Subay ise kendisinin bir çingene ile adının anılmasını istemediğinden yolunu değiştiren bir kişidir.

Bir kişinin toplum tarafından sırf çirkin, topal olduğu için dışlanması ve dış görünüşüne göre yargılandığını Quasimodo karakterinde görüyoruz. En başta kötü bir kimse olduğu hissine kapılıyoruz çünkü herkesten nefret eden bir kimsedir. Toplum onu dışladığı için o da kendisini toplumdan iyice soyutlamıştır. Yaptığı meslek yüzünden sağır olan karakterin toplumla olan tek iletişim kaynağı tek gözüdür diğer gözü de bir hastalıktan dolayı küçük yaşta tamamen kapanmıştır. En azından kendisine söylenen hakaretleri duymak zorunda değildir artık. Hayatta tek bağımlılık hissettiği ve saygı duyduğu kişi küçük yaşta onu sahiplenen rahip Claude Frollo’ dur. Sırf Esmeralda mutlu olsun diye kendi mutluluğunu hiçe sayar.

Esmeralda’ nın bile Quasimodo’ nun çirkinliğine katlanamadığını görüyoruz. Dış görünüş uğruna çoğu kişinin hayatlarının nasıl sonladığı burada karşımıza çıkıyor. Phoebus ismi güneş tanrısından gelmektedir. Phoebus’ un Esmeralda’ dan vazgeçmesi ile çingene kızının hayatı karanlığa bürünür ve onu tekrar aydınlığa kavuşturmasını bekler. Boşuna bir bekleyiştir çünkü o kendisine aşık olan soylu bir kızla evlenmeyi tercih eder.

Frollo, Esmeralda’ yı ilk gördüğünde vurulur. Tek istediği ona sahip olmak hatta bu sapkınlık derecesindedir. Kendisi, kardeşi ve bir çok kişinin sonunu getirdiğini söyleyebiliriz.

Quasimodo’ nun durumu ise biraz daha farklı çok zor bir anında kendisine su veren iyi yürekli kıza aşık olur. Kendi görünüşü yüzünden istediği aşkı asla elde edemez anca ölünce kavuşurlar.

Kitapta her karakter trajik bir şekilde son bulur; Esmeralda asılır, Frollo Notre Dame’ dan aşağı ittirilerek ölür, Phoebus’un trajedisi ise evlenmesidir, Quasimodo yıllar sonra idam edilenlerin cesetlerinin atıldığı mahzende Esmeralda’ nın cesedine sarılmış bir şekilde bulunur.
GAİA

İş Bankası Kültür Yayınları
Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Özgün Adı: Notre Dame De Paris
Fransızca Aslından Çeviren: Volkan YALÇINTOKLU



HOWL'S MOVING CASTLE
IMDB: 8,2
YÖNETMEN: HAYAO MIYAZAKI

Bir insan neden yürüyen bir şato inşa eder? Yolları bir sabah tesadüf eseri Howl ile kesişen Sophie… Ateş cini ile yapılan bir anlaşma… Krallığın içinde bulunduğu savaşı bitirmesi umut edilen ünlü büyücü ve farklı kimlikleri ile Howl…

Hem kitabını okuyup hem de filmini izlemiş biri olarak diyebilirim ki animesi çok daha başarılı. Anime konusunda çok yetenekli olan Hayao Miyazaki tabii ki de mükemmel bir yapıt çıkartmış ortaya kitapla oldukça farklılık olmasına rağmen animesinin yeri çok daha ayrı bende. Diana Wynne Jones’ un eseri ise yine güzeldi fakat animeyi izleyince sanki kitap biraz eksik gibi geliyor bir bakıma da tamamlayıcı şöyle diyebilirim ki kitaptaki en büyük eksiklik; Howl - Sophie ilişkisi çok havada kalmış.

Fantastik bir dünyada geçen hikâyemiz Sophie adlı karakterin başından geçenleri konu alıyor. Sophie bir sabah yolda Howl ile karşılaşmasının akşamına cadı tarafından lanetlenir ve çok yaşlı birisine dönüşür. Büyüyü kaldırmasının bir yolunu aramak için yollara düşer. Yolculuğu sırasında genç kızların kalbini yemesiyle nam salmış kötü büyücü Howl’ un şatosuyla karşılaşır. Oldukça yaşlı olmasından dolayı onun kalbiyle pek ilgilenmeyeceğini ve kalacakta bir yere ihtiyacı olduğundan şatoya adım atar. Dikkatini çeken ateşi hemen farkeder ve öğrenir ki Calcifer bir ateş cini, Howl ile anlaşmasının sonucunda şatoyu hareket ettiren kendisidir.  Sophie’ yi ilk gördüğünde lanetlendiğini anlar fakat büyünün bir diğer kötü yanı da Sophie’ nin bu konudan kimseye bahsedememesidir.
Hikâye ana hatlarıyla bu kurgu üzerinden gidiyor. Anime ve kitabı karşılaştırmam gerekirse, animede Howl’ u meşgul eden şey savaştır. Kralın en iyi büyücüsü olarak savaşta yer alır fakat savaşta harcadığı güç yüzünden zamanla kendi kontrolünü kaybeder noktaya gelir. Bir yandan da kötülüğü ile nam salmış çöl cadısından kurtulmaktır amacı bu yüzden de herkesin kendisinin kötü kalpli bir büyücü olduğunu düşünmesini ister ayrıca savaşta bulunmak istemiyordur, bir şekilde bunlardan kurtulmak için bir sürü iş açar başına. Kitapta konu hep çöl cadısı ile sınırlı kalır. Michael adında da bir yardımcısı vardır. Filmde oldukça küçük bir çocukken kitapta 17 yaşlarında bir çocuktur. Dedikoduları yayan Howl’un isteği üzerine kendisidir. Kitapta Sophie’ nin kardeşleri üzerinde çok durulurken animede sadece başlarda görülürler. Bazı kısımlar kitabı okuduktan sonra tam olarak oturdu desem yeri var. Sophie büyü yüzünden çok yaşlı olmasına rağmen Howl’ dan etkilenir fakat bazı tavırları ise hiçte hoşuna gitmez, bir kere Howl güzelliğine çok düşkündür, çocuk gibi inatçı ve laf dinlemez bir yanı vardır. Kitapta ise arkasında birçok kırık kalp bırakmasından bahsedilir ve kapısına gelen kızlarla uğraşan Michael ve Calcifer bu konu hakkında konuşurlar. Kitapta Sophie’ de en az kız kardeşleri kadar güzel ve alımlı olmasına rağmen animede güzel olmadığından yakınır.

Daha bahsedecek çok şey var fakat asıl değinmek istediğim animenin çok daha güzel ve anlamlı olduğu kitap daha çocuksu bir imaj çizerken, Miyazaki’ nin hayal gücü ile konu daha zenginleştirilerek iyileştirilmiştir. Kitapta Howl oldukça sert tavırlara sahiptir animede çok daha centilmen bir kişi görürüz. Kitabın belki de çevirisinden dolayı olabilir ama anlatımı hoşuma gitmediği için pek beğenemedim sanırım. Belki de animesi o kadar iyi ki kitap gölgede kalıyor.

Sevgi ve arkadaşlık temasının işlendiği her yaşa hitap eden bir anime, normalde orijinal dilinde izlemeyi tercih ederim fakat Türkçe dublajının çok daha güzel olduğunu söyleyebilirim. İngilizce ve Japonca dublajında karakterlere ses tonu tam uymamış fazla sert, Türkçesinde ise daha yumuşak ve uygun bir hale getirilmiş.

Dünya çapında ünlü anime ustası Miyazaki’ nin bu filmine bir göz atın derim.



GAİA
MAKAS ELLER
IMDB: 7,9
YÖNETMEN: TİM BURTON
Tek isteği sevilmek olan birisinin yaşadıklarını ve Amerikan banliyö yaşamını eleştiren, masalsı dünyası ile bir Tim Burton filmi.

Küçük kızın babaannesine  “kar neden yağar? “ sorusunu sorması ile hikâye başlar. Filmde evler, arabalar her şey aynıdır. Diğer evlerden farklı olarak şehrin biraz yukarısında kalan eski ev hariç oraya kimse gitmek istemez. Peg evin bahçesine girdiğinde çok güzel bir bahçe ile karşılaşır; Edward ve Peg’ in yolları kesişir. Peg, Edward’ a kıyafetler verir, onu kendi ailesi ile yaşamasını sağlar. Aile Edward ile oldukça iyi anlaşmaktadır. Asıl dikkat çeken kısım komşuların bu yabancıyı oldukça merak etmesidir. Amerikan banliyö hayatını gözler önüne sermesinin yanı sıra Tim Burton’ un en kişisel filmidir.

Edward’ın film boyunca sadece 169 kelime konuşması ve her şeyi mimikleri ile ifade edebilmesi ise sözcüklere çokta gerek olmadığını gösteriyor. Film boyunca Edward’ın haline bazen güldüm bazen şaşırdım ama hali oldukça üzücü denebilir. Komşuların çimlerine şekil vermesi, köpeklerini kırpması ve saçlarını kesmesi ile komşuların oldukça ilgi odağı halinde olan Edward Peg’ in kızından hoşlanmaya başlayınca kızın sevgilisi başına iş açar.

Edward’ın ünü bayağı yayılır. Tv programına katıldığında elleri için bir doktor bildiğini söyleyen bir izleyiciye “onunla tanışmak isterim “ dedikten sonra bir diğer seyircinin  “o zaman herkes gibi olmaz mısın? “ demesine ise hiç takılmaz. Zaten herkes gibi olmak istiyordur. Yaptığı her şey diğerleri tarafından kabul edilmek için olmasının yanı sıra ötekileşmekten kurtulamamıştır.

Hırsızlık suçlamasında bulunulduğunda kimse işin gerçek yüzünü araştırmadan hemen Edward’ı suçladı. İlk önce ondan yararlanıp daha sonra ise onu yargıladılar. Mahalle baskısı ve dedikodunun kendi yaşamlarımızda da ne kadar tanıdık olduğunu görüyoruz.

Buzdan heykeli yontarken karın neden yağdığına da cevaptır. Yardım için elini uzattığında çoğu şeyi çizmesi zarar vermesi ama asıl içindeki kişiliği göremeyen sığ kişiliklerin makas elleri yargıladığını görüyoruz.

Film yönetmenin hayatından izler taşır. Burton oldukça içine kapalı bir çocukluk geçirmiştir. Arkadaşları ile dışarıda oynamak yerine evde korku filmi izlemeyi tercih eder. Resim yeteneği oldukça gelişmiştir birçok resim çizer. Edward’a baktığımızda ise yalnız yaşadığı evinden kopup kalabalığın içine girdiğinde onlarla uyum sorunu yaşadığını görüyoruz. Eğer farklıysanız insanlar sizden korkar ya da kusurlu olarak görür. Burton bu özelliğini kullanarak sanat dünyasında yerini almayı başarmıştır. Bir bakıma da farklı olmak ilgi çekici bir özellikken bir taraftan da kişinin yalnız ve itilmiş olmasına yol açar.

Edward rolü için birçok kişi başrol için düşünülmüştür. Söylentiye göre Gary Oldman, Tom Cruse, Robert Downey Jr gibi isimlere teklif götürülmüş fakat rolü Johnny Depp kabul etmiş olup Burton-Depp ilişkisinin temelleri de bu filmle birlikte atılmıştır. Bundan sonra daha birçok yapımda birlikte çalışacaklardır. Depp ve Winona Ryder’ ın o dönem aşk yaşaması bayağı olay olmuş. Filmde oynaması için Depp’in Winona’yı Godfather 3 filminden vazgeçirmesi ve makas eller kadrosuna ikna ettiği söylenir.

Aslında Gary Oldman’ ın da oldukça farklı rollerde oynadığı göz önüne alınırsa o da fena olmazdı diye düşünüyorum. Filmin sonuna geldiğimizde tüm herkes Edward’dan kurtulmak için malikânesinin önüne gittiğinde Kim Edward’ ın öldüğü yalanını söyler. Mahalleliler ise artık görülecek çokta ilginç bir şey olmadığını fark ederek oradan uzaklaşırlar.

O günden sonra Kim ve Edward birbirlerini hiç görmez. Kim çok yaşlanmıştır ve küçük kızın “ onun yaşadığını biliyorsan neden görmek için yanına gitmiyorsun “ sorusuna ise  “beni eskiden tanıdığı gibi hatırlamasını istiyorum “der. Daha sonra Edward’ ı görürüz yine kendi malikânesinde bahçesine şekil vermekle uğraşmaktadır ve buz heykeline verdiği şekil ile kar yağışına neden olduğunu görürüz. Filmin sonunda Edward yine tek başına kalmıştır anlayacağınız. Hiç yaşlanmaz.

Tek isteği diğerleri tarafından sevilmekken yine kendi dünyasına dönmüştür. Yapabildiği en iyi işi yapmaya devam eder. Kar yağdırabilmesi göz önüne alınırsa diğer insanların dünyasına yine bir şekilde etki ettiği ve güzelleştirdiğini görüyoruz.


GAİA 
Hayvanlar Şehri 2016
Byron HOWARD ‘ ın yönetmenliğinde çekilmiş polisiye animasyon filmi Zootapia.  Film ismi Zotopia ve Zootropolis olarak iki şekilde de geçmektedir. Ama Zootopia bana daha sempatik geldiği için ben bu ismini kullanıyorum.


Hayvanlar şehri/Zootopia, oldukça eğlenceli ve bol göndermeli bir animasyon filmidir. Ben orijinal çekimini izledim henüz Türkçe dublajını izlemedim. Normalde bu tür animasyon filmlerinde Türkçe dublaj izlemeyi tercih ediyorum çünkü sanatçılarımız bu konuda gayet başarılı oluyorlar ve film daha da eğlenceli hale geliyor. Orijinal dili de gayet iyiydi, eğlendiriciydi. İlk açtığımda filmi biraz bilindik bir havası var gibi gelmişti, çizimleri olsun renkler vs. ama izledikçe bir önyargıya kapıldığımı anladım.

Zootopia, günümüz insan dünyasının hayvanlara entegre edilmiş hali. Yani havyanlar insanlar gibi evrimleşerek bazı saldırgan doğalarından sıyrılarak, bir arada yaşamayı öğrenmiş, teknolojiyle iç içe ve kapitalizme ayak uyduran bir yaşam sürdürmektedirler. Çiftçiden plaza çalışanlarına, iktidara kadar başarılı bir şekilde tasvir edilmiş. Tabii alt metninde yatan “ön yargılardan kurtulmalıyız, pes etmemek, hayallerinin peşinden gitmek” gibi ana mesajları da mevcut. Klişeleşmiş gibi geliyor aslında ilk bu tür yorumlarla karşılaşıldığında. Filmi izlediğimiz de eğlendirmesi ve bu mesajları bilinen şekilde ironikleştirerek izleyiciye vermesi asıl filmi sevmemizi sağlıyor. Yani bambaşka bir olay örgüsüyle “aslında burada ne demek istedi” diye derin düşüncelere sevk etmiyor, bilindiği şeklinde izleyiciye direk olarak veriyor mesajı. Özellikle başkanı arkasından vuranın koyun olması mesela. Devlet memurlarının “tembel hayvanlar” ile özdeşleştirilmesi mesajı direk net bir şekilde veriyor. Herkesin canını sıkan bir durum olduğu için en çok sevilen bu bölüm olmuş ve gayet başarılı bir sekanstı.



Bunların dışında çok fazla film dünyasına da göndermeler bulunmaktaydı. Korsan cd’ ler bölümünde dikkatli izlediyseniz bazı Walt Disney filmlerin isimlerinde birkaç harf değişiklikleri yapılmış; pighero(Bighero6), Floatzen(Frozen), Wrangled(Tangled) gibi. Cat Fancy dergisi, dikkatli bir şekilde izlerseniz hapiste olan başkanın okuduğu dergi. Başkarakterimizin Ipod’ undaki sanatçı isimlerinde de harf değişiklikleri yapılarak popüler kültüre gönderme yapılmış. Filmin bazı sahnelerinde Breaking Bad ve The Godfather film sahnelerine göndermeler vardı. Çok iyi seçilmiş ayrıntılar ve güzel bir şekilde filme entegre edilmiş. Günümüz dünyasını hayvanlar üzerinden izlediğimiz düşünüldüğünde hiçte yavan kaçmamış.




Yaptığım araştırmada bulduğum bir ayrıntı da ülkelerin kültürlerine saygı duyularak ve önemsenerek kullanılan hayvan detayları olduğuydu. Haber sunumu yapılan sahnelerde kullanılan hayvanlar bazı ülkelere göre farklılık göstermekteymiş. Amerika ve Kanada da geyik, Avustralya’da koala, Çin’de panda, Japonya’da tanuki yer almaktaymış. Bu ülkelerin kültürlerine ve mitolojilerine dayanarak bu tür uyarlama yapılmış. Bu tür ayrıntılara dikkat edilmesi senaristin ve yönetmenin anlayışı ve profesyonelliğini gözler önüne sermektedir.



Bazı animasyon filmler vardır sırf çocuklar için gidilen veya sadece yetişkinlere yönelik olan. Zootopia bu durumun dışında olan bir film. En kısa zamanda Türkçe dublajını da izleyeceğim eminim daha da eğleneceğim.

Günümüz dünyasına dışarıdan bir göz olarak bakmak bu film ile mümkün. Bence bir bakın derim…

FERONİA
Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937 yılında kaleme aldığı ve 1900lerin Türkiye’sinin toplumsal gerçekliğini gözler önüne serdiği bir eseridir. Eser toplum ve devlet yapısındaki bozulmaların birey üzerindeki etkisini irdeleyen ve toplumun kanayan yaralarına ışık tutan bir yapıttır. Eser bir ideolojik görüş taşımamasına rağmen olayların anlatımının arka planında Sabahattin Ali’nin sol görüşlerinin izine rastlamak mümkündür.

Kitabın açılış sahnesi; Aydın’ın Kuyucaklı köyünde bir evi eşkıyaların basması sonucu evdeki ebeveynlerin ölmesi ve sağ kalan Yusuf’u Kaymakam Selahattin Bey’in evlat edinmesiyle başlar.

Romanın iskelet yapısını, ailesi eşkıyalar tarafından öldürülen Kuyucaklı Yusuf’un bir eşkıyaya dönüşme hikâyesi oluşturur. Bunun üzerine oturtulan hikâye, Kaymakam Selahattin Bey’in ailesi ve kasaba eşrafının hikâyenin yüzünü oluşturmasıyla toplumsal ilişkilere ve bu ilişkilerdeki yozlaşmaya ve insanlar arasındaki gündelik sığ ilişkiye yönelik keskin bir çerçeve çizer. Sabahattin Ali romanda Selahattin Bey’i Kaymakam olarak kurgularken, onun üzerinden bize devlet aygıtının bir portresini çizer. Devlet yapısındaki bozulmaları rüşvet ve iltiması, yolsuzlukları kurgulanan karakterlerin haklılıklarını güçlü olmalarından yani servetlerinden almalarıyla vurucu bir şekilde bizlere aktarmış olur.

Romanda parası olanın güçlü olduğu ve güçlü olanın haklı olduğu gerçekleşen olaylar neticesinde çok güzel açıklanmıştır. Sabahattin Ali işte böyle bir ortamda yalnızlaşan ve toplumdan bağlarını koparan bir gencin eşkıyaya dönüşmesini bize anlatır. Kuyucaklı Yusuf okuma yazma bilmemektedir. Hayata tek bağı Kaymakam Selahattin Bey’in kızı Muazzez’ dir. Eser bu yönüyle romantik izler taşımaktadır. Kuyucaklı Yusuf romantik bir erkek karakter olarak kurgulanmıştır. Kuyucaklı Yusuf bu dünya ile tek bağı olan Muazzez’i de kaybettiğinde eşkıya olacaktır fakat aslında o başıbozuk düzene kafa tutup güçlülere karşı başkaldırısını gerçekleştirdiğinde bir eşkıya olmuştur. Ailesi eşkıyalar tarafından öldürülen Yusuf, romanın sonunda atını dağlara sürer ve bir meçhule gitmiş olur.




Roman bu şekilde bitiyor. Üzerinde düşünülmesi gereken ve içerisinde çokça doneleri barındıran bir roman, hakkında konuşurken de yazarken de insanın aklına yeni detaylar geliyor. Fazla detaylandırmadan bu şekilde bırakıyorum… Herkese iyi okumalar J

MOMOS
Blogger tarafından desteklenmektedir.