Bilim kurgu/ distopya türünde kaleme alınmış olan Ray Bradbury’nin eseri Fahrenheit  451 itfaiyecilerin yangın söndürmek yerine yangın çıkardıkları bir geleceği konu alıyor. Fahrenheit  451 kitapların yanma derecesini temsil ediyor ve itfaiyecilerin görevi kitapları bulup yakmak çünkü kitaplar toplumu tehdit ediyor.  İnsanlar okuyor, okudukça düşünüyor birbirinden farklı olduklarının farkına varıyor ve en önemlisi bireyselliklerinin farkına varıp içinde yaşadıkları dünyayı sorguluyorlar. Fahrenheit  451 evreninde işte bu olması en son istenen şey. İnsanları tvler ile yönet; reklamlar ile uyut. Aileleri televizyonları olsun. Sorumluluklarını yerine getirdikleri takdirde mutlular. Kendilerine yabancı ve mutlu.  Birbirlerini umursamıyorlar, birbirlerine yabancı kendilerine yabancı… Tek amaçları, tek istekleri eğlenmek, hız yaparak eğlenmek,  aile dedikleri ekrana bakarak tv programları ile eğlenmek… Aslında bu eğlenmek  uyuşmak, kaçmak demek. Gerçeklerden izole bir hayat.  Kapılarında bekleyen savaştan haberleri yok ve bir sabah onlar ekranlarına bakıp eğlenirken hep birlikte yok olurlar. Gerçeklikten uzaklığın getirdiği son…
 

Ray Bradbury’nin bu kitabında konu Montag denen ifaiyeci ekseninde döner. Montag’ın hayatı bir sabah 17 yaşında Clarisse adında bir kızla değişir. Montag bunu fark etmez. Clarisse bir gün hız yaparak eğlenen gençlerin cinayetine kurban gidene kadar fark etmez. Her sabah Clarisse ile metroya yürürken yaptıkları konuşmalar, Montag’ın zihninde delikler açar ve aslında kitapların söyledikleri içine nüfus eder. Bir zaman sonra yaptığı işi sorgular ve yalnızlığının, sığlığının farkına varır. Karısına yabancıdır. Karısı da ona. Nerede tanıştıklarını bile hatırlayamaz. Gökyüzüne hiç bakmadığını, ayı seyretmediğini fark eder. Bütün bunlar onu kitaplara götürür. Ve bir olaylar serisinin fitili ateşlenmiş olur. Ray Bradbury, niçin kitapların önem taşıdığını, okuma eyleminin önemini; bize kahramanların ağzından aktarırken, kurguladığı hikâye ile okumanın olmadığı yerde düşünme eyleminin de gerçekleşmeyeceğini anlatmış oluyor.


Kitapların yakıldığı bu çağda aslında insanlar kitap okumayı sevmiyor ve bunu bir saçmalık olarak görüyorlar. Toplumun çoğunluğu televizyon tarafından yönetiliyor. Düşünmeyi ve okumayı seçen bir avuç azınlık ise refah toplumundan ve şehirden uzakta saklanarak ve göze batmamaya çalışarak hayat sürüyor. Fakat yine de şehir yıkıldığında hayatta kalan onlar oluyor. Bence bu da biz okuyucular için bir gösterge. Kitap çok güzel.  Üstüne düşününce çok daha güzel. 


MOMOS
Paris’ in ünlü yapıları, katedralleri ve bunların en önemlisi Notre Dame…

Dönemin Paris mimarisi hakkında bolca bilgi verir. Mimarinin ne kadar önemli olduğunu anlatır, hatta bir bölümde sırf Paris baştan sona tasvir edilir. Yazarın yakındığı en büyük sorun; her yeni kralın tahta gelmesi ile mimari yapıya kendi tarzını yansıtmak istemesi sonucu, o güzelim yapıları yok etmeleri ve daha sade, çirkin bir yapılanmanın Paris’te başladığını ele alıyor. Notre Dame’ ın Kamburu eseri ilk çıktığında o kadar büyük bir ilgi ile karşılandı ki yapı yıkılmaktan kurtulup günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.

Notre Dame’ a zamanla verilen zarar konusuna değinen yazar bu konuda oldukça kızgındır. İnsanın ahmak bir varlık olduğundan yakınır.   “Zamanın gözü kördür, insan ahmaktır “ der. Kilisenin tahribatında zamanın etkisinin az olduğunu, asıl insanların, özelliklede sanatçıların zarar verdiğini söyler. Son ikiyüzyılda mimar olarak yetişen kişilerin mimari yapılarda sürekli bir değişiklik yaratmalarına değinir. Kitaplar o zaman önemsizdir çünkü taş daha uzun süre dayanabilir, kitap ise sadece bir kağıt parçasıdır, bir kişi kendisini göstermek istiyorsa bunu mimari bir eser vererek yapıyordu. Düşünce ve bilginin gücü daha sonradan anlaşılmasıyla mimariye olan ilgi zamanla azalmaya başlamıştır. Bu sefer kimse o kadar büyük yapılarla uğraşmak istememeye başlamış, kitap yazmak için bir kalem, kağıt yeterken, mimari yapı çok fazla malzemeye gereksinim duymaktadır.

Kitap içinde anlatıldığı hikâye ile o günün şartları ve siyasi yapısına da ışık tutuyor. Paris’ in her köşesine kurulan idam sehpaları ve insanların nasılda kurbanlık bir koyun gibi haklı haksız oralarda asıldıklarını görüyoruz ve hikâye ne yönde ilerleyecek merakla bekliyoruz.

Hikâyeye gelecek olursak; Katedrale bırakılan çirkin mi çirkin bir yaratık Quasimodo ve çingeneler tarafından büyütülen güzeller güzeli bir kız, Esmeralda…

Kitapta dikkat çeken 3 erkek tipi var:

Phoebus, Esmeralda’ nın âşık olduğu subaydır. Erkekler tarafından hiç sevilmeyen hatta yüzüne bile bakılmaya değmeyecek beş para etmez bir kişiyken, kadınlar arasında oldukça hayran olunan ve yakışıklı bir kişidir. Çapkın ve içkiye düşkün olduğunu görürüz. Üniformanın verdiği bir saygınlık vardır.

Claude Frollo, başdiyakoz ya da kısaca papaz diyebiliriz. Tüm o dinin getirdiği dogmalara karşın Esmeralda’ya aşık olur. Onun ki sevgi değil, arzulamaktır. Esmeralda’ ya sahip olamayacaksa ölmesini tercih edecek kadar gözü dönmüş bir kimsedir. Sadece kendini düşünen bencil bir kişidir.

Bir diğer kişi Quasimodo’dur. Kimsenin yüzüne bakmaya değer görmediği herkesin aşağılayıp çirkinliğinden dolayı dalga geçilen birisidir. Fakat asıl seven erkek, edebi çerçevede bakıldığında kendisidir.

Bir kişi daha vardır ki keçi için Esmeralda’ dan vazgeçen, erkek bile denemeyecek bir kimse Pierre Gringore.

Paris’in her yerinde idam tahtalarının bulunduğu, bir çok kişinin doğru düzgün araştırılmadan asıldığını görüyoruz. Esmeralda ile birlikte olmak için türlü yalanlar söyleyen Yüzbaşı Phoebus, Frollo tarafından bıçaklanması sonucu tüm suç Esmeralda’ ya kalır. İşkence çektirilerek büyücülük ve cinayet suçlarının itiraf ettirilmesi sağlanır. İnkâr edersen işkenceler ile ölüyorsun, suçu kabul edersen idam ediliyorsun. Üstelik bir papazın lafına karşın bir çingenenin sözü ne kadar etkili olabilir. Phoebus’ un ölmediği gerçeği bile bu durumdan kurtulmasını sağlamaz çünkü bir çingene kimsenin umurunda değildir. Esmeralda ise bir umut Phoebus’ un onu kurtaracağına inanır. Subay ise kendisinin bir çingene ile adının anılmasını istemediğinden yolunu değiştiren bir kişidir.

Bir kişinin toplum tarafından sırf çirkin, topal olduğu için dışlanması ve dış görünüşüne göre yargılandığını Quasimodo karakterinde görüyoruz. En başta kötü bir kimse olduğu hissine kapılıyoruz çünkü herkesten nefret eden bir kimsedir. Toplum onu dışladığı için o da kendisini toplumdan iyice soyutlamıştır. Yaptığı meslek yüzünden sağır olan karakterin toplumla olan tek iletişim kaynağı tek gözüdür diğer gözü de bir hastalıktan dolayı küçük yaşta tamamen kapanmıştır. En azından kendisine söylenen hakaretleri duymak zorunda değildir artık. Hayatta tek bağımlılık hissettiği ve saygı duyduğu kişi küçük yaşta onu sahiplenen rahip Claude Frollo’ dur. Sırf Esmeralda mutlu olsun diye kendi mutluluğunu hiçe sayar.

Esmeralda’ nın bile Quasimodo’ nun çirkinliğine katlanamadığını görüyoruz. Dış görünüş uğruna çoğu kişinin hayatlarının nasıl sonladığı burada karşımıza çıkıyor. Phoebus ismi güneş tanrısından gelmektedir. Phoebus’ un Esmeralda’ dan vazgeçmesi ile çingene kızının hayatı karanlığa bürünür ve onu tekrar aydınlığa kavuşturmasını bekler. Boşuna bir bekleyiştir çünkü o kendisine aşık olan soylu bir kızla evlenmeyi tercih eder.

Frollo, Esmeralda’ yı ilk gördüğünde vurulur. Tek istediği ona sahip olmak hatta bu sapkınlık derecesindedir. Kendisi, kardeşi ve bir çok kişinin sonunu getirdiğini söyleyebiliriz.

Quasimodo’ nun durumu ise biraz daha farklı çok zor bir anında kendisine su veren iyi yürekli kıza aşık olur. Kendi görünüşü yüzünden istediği aşkı asla elde edemez anca ölünce kavuşurlar.

Kitapta her karakter trajik bir şekilde son bulur; Esmeralda asılır, Frollo Notre Dame’ dan aşağı ittirilerek ölür, Phoebus’un trajedisi ise evlenmesidir, Quasimodo yıllar sonra idam edilenlerin cesetlerinin atıldığı mahzende Esmeralda’ nın cesedine sarılmış bir şekilde bulunur.
GAİA

İş Bankası Kültür Yayınları
Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Özgün Adı: Notre Dame De Paris
Fransızca Aslından Çeviren: Volkan YALÇINTOKLU



HOWL'S MOVING CASTLE
IMDB: 8,2
YÖNETMEN: HAYAO MIYAZAKI

Bir insan neden yürüyen bir şato inşa eder? Yolları bir sabah tesadüf eseri Howl ile kesişen Sophie… Ateş cini ile yapılan bir anlaşma… Krallığın içinde bulunduğu savaşı bitirmesi umut edilen ünlü büyücü ve farklı kimlikleri ile Howl…

Hem kitabını okuyup hem de filmini izlemiş biri olarak diyebilirim ki animesi çok daha başarılı. Anime konusunda çok yetenekli olan Hayao Miyazaki tabii ki de mükemmel bir yapıt çıkartmış ortaya kitapla oldukça farklılık olmasına rağmen animesinin yeri çok daha ayrı bende. Diana Wynne Jones’ un eseri ise yine güzeldi fakat animeyi izleyince sanki kitap biraz eksik gibi geliyor bir bakıma da tamamlayıcı şöyle diyebilirim ki kitaptaki en büyük eksiklik; Howl - Sophie ilişkisi çok havada kalmış.

Fantastik bir dünyada geçen hikâyemiz Sophie adlı karakterin başından geçenleri konu alıyor. Sophie bir sabah yolda Howl ile karşılaşmasının akşamına cadı tarafından lanetlenir ve çok yaşlı birisine dönüşür. Büyüyü kaldırmasının bir yolunu aramak için yollara düşer. Yolculuğu sırasında genç kızların kalbini yemesiyle nam salmış kötü büyücü Howl’ un şatosuyla karşılaşır. Oldukça yaşlı olmasından dolayı onun kalbiyle pek ilgilenmeyeceğini ve kalacakta bir yere ihtiyacı olduğundan şatoya adım atar. Dikkatini çeken ateşi hemen farkeder ve öğrenir ki Calcifer bir ateş cini, Howl ile anlaşmasının sonucunda şatoyu hareket ettiren kendisidir.  Sophie’ yi ilk gördüğünde lanetlendiğini anlar fakat büyünün bir diğer kötü yanı da Sophie’ nin bu konudan kimseye bahsedememesidir.
Hikâye ana hatlarıyla bu kurgu üzerinden gidiyor. Anime ve kitabı karşılaştırmam gerekirse, animede Howl’ u meşgul eden şey savaştır. Kralın en iyi büyücüsü olarak savaşta yer alır fakat savaşta harcadığı güç yüzünden zamanla kendi kontrolünü kaybeder noktaya gelir. Bir yandan da kötülüğü ile nam salmış çöl cadısından kurtulmaktır amacı bu yüzden de herkesin kendisinin kötü kalpli bir büyücü olduğunu düşünmesini ister ayrıca savaşta bulunmak istemiyordur, bir şekilde bunlardan kurtulmak için bir sürü iş açar başına. Kitapta konu hep çöl cadısı ile sınırlı kalır. Michael adında da bir yardımcısı vardır. Filmde oldukça küçük bir çocukken kitapta 17 yaşlarında bir çocuktur. Dedikoduları yayan Howl’un isteği üzerine kendisidir. Kitapta Sophie’ nin kardeşleri üzerinde çok durulurken animede sadece başlarda görülürler. Bazı kısımlar kitabı okuduktan sonra tam olarak oturdu desem yeri var. Sophie büyü yüzünden çok yaşlı olmasına rağmen Howl’ dan etkilenir fakat bazı tavırları ise hiçte hoşuna gitmez, bir kere Howl güzelliğine çok düşkündür, çocuk gibi inatçı ve laf dinlemez bir yanı vardır. Kitapta ise arkasında birçok kırık kalp bırakmasından bahsedilir ve kapısına gelen kızlarla uğraşan Michael ve Calcifer bu konu hakkında konuşurlar. Kitapta Sophie’ de en az kız kardeşleri kadar güzel ve alımlı olmasına rağmen animede güzel olmadığından yakınır.

Daha bahsedecek çok şey var fakat asıl değinmek istediğim animenin çok daha güzel ve anlamlı olduğu kitap daha çocuksu bir imaj çizerken, Miyazaki’ nin hayal gücü ile konu daha zenginleştirilerek iyileştirilmiştir. Kitapta Howl oldukça sert tavırlara sahiptir animede çok daha centilmen bir kişi görürüz. Kitabın belki de çevirisinden dolayı olabilir ama anlatımı hoşuma gitmediği için pek beğenemedim sanırım. Belki de animesi o kadar iyi ki kitap gölgede kalıyor.

Sevgi ve arkadaşlık temasının işlendiği her yaşa hitap eden bir anime, normalde orijinal dilinde izlemeyi tercih ederim fakat Türkçe dublajının çok daha güzel olduğunu söyleyebilirim. İngilizce ve Japonca dublajında karakterlere ses tonu tam uymamış fazla sert, Türkçesinde ise daha yumuşak ve uygun bir hale getirilmiş.

Dünya çapında ünlü anime ustası Miyazaki’ nin bu filmine bir göz atın derim.



GAİA
MAKAS ELLER
IMDB: 7,9
YÖNETMEN: TİM BURTON
Tek isteği sevilmek olan birisinin yaşadıklarını ve Amerikan banliyö yaşamını eleştiren, masalsı dünyası ile bir Tim Burton filmi.

Küçük kızın babaannesine  “kar neden yağar? “ sorusunu sorması ile hikâye başlar. Filmde evler, arabalar her şey aynıdır. Diğer evlerden farklı olarak şehrin biraz yukarısında kalan eski ev hariç oraya kimse gitmek istemez. Peg evin bahçesine girdiğinde çok güzel bir bahçe ile karşılaşır; Edward ve Peg’ in yolları kesişir. Peg, Edward’ a kıyafetler verir, onu kendi ailesi ile yaşamasını sağlar. Aile Edward ile oldukça iyi anlaşmaktadır. Asıl dikkat çeken kısım komşuların bu yabancıyı oldukça merak etmesidir. Amerikan banliyö hayatını gözler önüne sermesinin yanı sıra Tim Burton’ un en kişisel filmidir.

Edward’ın film boyunca sadece 169 kelime konuşması ve her şeyi mimikleri ile ifade edebilmesi ise sözcüklere çokta gerek olmadığını gösteriyor. Film boyunca Edward’ın haline bazen güldüm bazen şaşırdım ama hali oldukça üzücü denebilir. Komşuların çimlerine şekil vermesi, köpeklerini kırpması ve saçlarını kesmesi ile komşuların oldukça ilgi odağı halinde olan Edward Peg’ in kızından hoşlanmaya başlayınca kızın sevgilisi başına iş açar.

Edward’ın ünü bayağı yayılır. Tv programına katıldığında elleri için bir doktor bildiğini söyleyen bir izleyiciye “onunla tanışmak isterim “ dedikten sonra bir diğer seyircinin  “o zaman herkes gibi olmaz mısın? “ demesine ise hiç takılmaz. Zaten herkes gibi olmak istiyordur. Yaptığı her şey diğerleri tarafından kabul edilmek için olmasının yanı sıra ötekileşmekten kurtulamamıştır.

Hırsızlık suçlamasında bulunulduğunda kimse işin gerçek yüzünü araştırmadan hemen Edward’ı suçladı. İlk önce ondan yararlanıp daha sonra ise onu yargıladılar. Mahalle baskısı ve dedikodunun kendi yaşamlarımızda da ne kadar tanıdık olduğunu görüyoruz.

Buzdan heykeli yontarken karın neden yağdığına da cevaptır. Yardım için elini uzattığında çoğu şeyi çizmesi zarar vermesi ama asıl içindeki kişiliği göremeyen sığ kişiliklerin makas elleri yargıladığını görüyoruz.

Film yönetmenin hayatından izler taşır. Burton oldukça içine kapalı bir çocukluk geçirmiştir. Arkadaşları ile dışarıda oynamak yerine evde korku filmi izlemeyi tercih eder. Resim yeteneği oldukça gelişmiştir birçok resim çizer. Edward’a baktığımızda ise yalnız yaşadığı evinden kopup kalabalığın içine girdiğinde onlarla uyum sorunu yaşadığını görüyoruz. Eğer farklıysanız insanlar sizden korkar ya da kusurlu olarak görür. Burton bu özelliğini kullanarak sanat dünyasında yerini almayı başarmıştır. Bir bakıma da farklı olmak ilgi çekici bir özellikken bir taraftan da kişinin yalnız ve itilmiş olmasına yol açar.

Edward rolü için birçok kişi başrol için düşünülmüştür. Söylentiye göre Gary Oldman, Tom Cruse, Robert Downey Jr gibi isimlere teklif götürülmüş fakat rolü Johnny Depp kabul etmiş olup Burton-Depp ilişkisinin temelleri de bu filmle birlikte atılmıştır. Bundan sonra daha birçok yapımda birlikte çalışacaklardır. Depp ve Winona Ryder’ ın o dönem aşk yaşaması bayağı olay olmuş. Filmde oynaması için Depp’in Winona’yı Godfather 3 filminden vazgeçirmesi ve makas eller kadrosuna ikna ettiği söylenir.

Aslında Gary Oldman’ ın da oldukça farklı rollerde oynadığı göz önüne alınırsa o da fena olmazdı diye düşünüyorum. Filmin sonuna geldiğimizde tüm herkes Edward’dan kurtulmak için malikânesinin önüne gittiğinde Kim Edward’ ın öldüğü yalanını söyler. Mahalleliler ise artık görülecek çokta ilginç bir şey olmadığını fark ederek oradan uzaklaşırlar.

O günden sonra Kim ve Edward birbirlerini hiç görmez. Kim çok yaşlanmıştır ve küçük kızın “ onun yaşadığını biliyorsan neden görmek için yanına gitmiyorsun “ sorusuna ise  “beni eskiden tanıdığı gibi hatırlamasını istiyorum “der. Daha sonra Edward’ ı görürüz yine kendi malikânesinde bahçesine şekil vermekle uğraşmaktadır ve buz heykeline verdiği şekil ile kar yağışına neden olduğunu görürüz. Filmin sonunda Edward yine tek başına kalmıştır anlayacağınız. Hiç yaşlanmaz.

Tek isteği diğerleri tarafından sevilmekken yine kendi dünyasına dönmüştür. Yapabildiği en iyi işi yapmaya devam eder. Kar yağdırabilmesi göz önüne alınırsa diğer insanların dünyasına yine bir şekilde etki ettiği ve güzelleştirdiğini görüyoruz.


GAİA 
Hayvanlar Şehri 2016
Byron HOWARD ‘ ın yönetmenliğinde çekilmiş polisiye animasyon filmi Zootapia.  Film ismi Zotopia ve Zootropolis olarak iki şekilde de geçmektedir. Ama Zootopia bana daha sempatik geldiği için ben bu ismini kullanıyorum.


Hayvanlar şehri/Zootopia, oldukça eğlenceli ve bol göndermeli bir animasyon filmidir. Ben orijinal çekimini izledim henüz Türkçe dublajını izlemedim. Normalde bu tür animasyon filmlerinde Türkçe dublaj izlemeyi tercih ediyorum çünkü sanatçılarımız bu konuda gayet başarılı oluyorlar ve film daha da eğlenceli hale geliyor. Orijinal dili de gayet iyiydi, eğlendiriciydi. İlk açtığımda filmi biraz bilindik bir havası var gibi gelmişti, çizimleri olsun renkler vs. ama izledikçe bir önyargıya kapıldığımı anladım.

Zootopia, günümüz insan dünyasının hayvanlara entegre edilmiş hali. Yani havyanlar insanlar gibi evrimleşerek bazı saldırgan doğalarından sıyrılarak, bir arada yaşamayı öğrenmiş, teknolojiyle iç içe ve kapitalizme ayak uyduran bir yaşam sürdürmektedirler. Çiftçiden plaza çalışanlarına, iktidara kadar başarılı bir şekilde tasvir edilmiş. Tabii alt metninde yatan “ön yargılardan kurtulmalıyız, pes etmemek, hayallerinin peşinden gitmek” gibi ana mesajları da mevcut. Klişeleşmiş gibi geliyor aslında ilk bu tür yorumlarla karşılaşıldığında. Filmi izlediğimiz de eğlendirmesi ve bu mesajları bilinen şekilde ironikleştirerek izleyiciye vermesi asıl filmi sevmemizi sağlıyor. Yani bambaşka bir olay örgüsüyle “aslında burada ne demek istedi” diye derin düşüncelere sevk etmiyor, bilindiği şeklinde izleyiciye direk olarak veriyor mesajı. Özellikle başkanı arkasından vuranın koyun olması mesela. Devlet memurlarının “tembel hayvanlar” ile özdeşleştirilmesi mesajı direk net bir şekilde veriyor. Herkesin canını sıkan bir durum olduğu için en çok sevilen bu bölüm olmuş ve gayet başarılı bir sekanstı.



Bunların dışında çok fazla film dünyasına da göndermeler bulunmaktaydı. Korsan cd’ ler bölümünde dikkatli izlediyseniz bazı Walt Disney filmlerin isimlerinde birkaç harf değişiklikleri yapılmış; pighero(Bighero6), Floatzen(Frozen), Wrangled(Tangled) gibi. Cat Fancy dergisi, dikkatli bir şekilde izlerseniz hapiste olan başkanın okuduğu dergi. Başkarakterimizin Ipod’ undaki sanatçı isimlerinde de harf değişiklikleri yapılarak popüler kültüre gönderme yapılmış. Filmin bazı sahnelerinde Breaking Bad ve The Godfather film sahnelerine göndermeler vardı. Çok iyi seçilmiş ayrıntılar ve güzel bir şekilde filme entegre edilmiş. Günümüz dünyasını hayvanlar üzerinden izlediğimiz düşünüldüğünde hiçte yavan kaçmamış.




Yaptığım araştırmada bulduğum bir ayrıntı da ülkelerin kültürlerine saygı duyularak ve önemsenerek kullanılan hayvan detayları olduğuydu. Haber sunumu yapılan sahnelerde kullanılan hayvanlar bazı ülkelere göre farklılık göstermekteymiş. Amerika ve Kanada da geyik, Avustralya’da koala, Çin’de panda, Japonya’da tanuki yer almaktaymış. Bu ülkelerin kültürlerine ve mitolojilerine dayanarak bu tür uyarlama yapılmış. Bu tür ayrıntılara dikkat edilmesi senaristin ve yönetmenin anlayışı ve profesyonelliğini gözler önüne sermektedir.



Bazı animasyon filmler vardır sırf çocuklar için gidilen veya sadece yetişkinlere yönelik olan. Zootopia bu durumun dışında olan bir film. En kısa zamanda Türkçe dublajını da izleyeceğim eminim daha da eğleneceğim.

Günümüz dünyasına dışarıdan bir göz olarak bakmak bu film ile mümkün. Bence bir bakın derim…

FERONİA
Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937 yılında kaleme aldığı ve 1900lerin Türkiye’sinin toplumsal gerçekliğini gözler önüne serdiği bir eseridir. Eser toplum ve devlet yapısındaki bozulmaların birey üzerindeki etkisini irdeleyen ve toplumun kanayan yaralarına ışık tutan bir yapıttır. Eser bir ideolojik görüş taşımamasına rağmen olayların anlatımının arka planında Sabahattin Ali’nin sol görüşlerinin izine rastlamak mümkündür.

Kitabın açılış sahnesi; Aydın’ın Kuyucaklı köyünde bir evi eşkıyaların basması sonucu evdeki ebeveynlerin ölmesi ve sağ kalan Yusuf’u Kaymakam Selahattin Bey’in evlat edinmesiyle başlar.

Romanın iskelet yapısını, ailesi eşkıyalar tarafından öldürülen Kuyucaklı Yusuf’un bir eşkıyaya dönüşme hikâyesi oluşturur. Bunun üzerine oturtulan hikâye, Kaymakam Selahattin Bey’in ailesi ve kasaba eşrafının hikâyenin yüzünü oluşturmasıyla toplumsal ilişkilere ve bu ilişkilerdeki yozlaşmaya ve insanlar arasındaki gündelik sığ ilişkiye yönelik keskin bir çerçeve çizer. Sabahattin Ali romanda Selahattin Bey’i Kaymakam olarak kurgularken, onun üzerinden bize devlet aygıtının bir portresini çizer. Devlet yapısındaki bozulmaları rüşvet ve iltiması, yolsuzlukları kurgulanan karakterlerin haklılıklarını güçlü olmalarından yani servetlerinden almalarıyla vurucu bir şekilde bizlere aktarmış olur.

Romanda parası olanın güçlü olduğu ve güçlü olanın haklı olduğu gerçekleşen olaylar neticesinde çok güzel açıklanmıştır. Sabahattin Ali işte böyle bir ortamda yalnızlaşan ve toplumdan bağlarını koparan bir gencin eşkıyaya dönüşmesini bize anlatır. Kuyucaklı Yusuf okuma yazma bilmemektedir. Hayata tek bağı Kaymakam Selahattin Bey’in kızı Muazzez’ dir. Eser bu yönüyle romantik izler taşımaktadır. Kuyucaklı Yusuf romantik bir erkek karakter olarak kurgulanmıştır. Kuyucaklı Yusuf bu dünya ile tek bağı olan Muazzez’i de kaybettiğinde eşkıya olacaktır fakat aslında o başıbozuk düzene kafa tutup güçlülere karşı başkaldırısını gerçekleştirdiğinde bir eşkıya olmuştur. Ailesi eşkıyalar tarafından öldürülen Yusuf, romanın sonunda atını dağlara sürer ve bir meçhule gitmiş olur.




Roman bu şekilde bitiyor. Üzerinde düşünülmesi gereken ve içerisinde çokça doneleri barındıran bir roman, hakkında konuşurken de yazarken de insanın aklına yeni detaylar geliyor. Fazla detaylandırmadan bu şekilde bırakıyorum… Herkese iyi okumalar J

MOMOS

Herkesin bildiği Dövüş Klübü’nün yazarı Chuck Palahniuk’den insanı düşünmeye sevk eden, estetik algısına bir tokat çarpan kitap görünmez canavarlar...

Ayrıntı Yayınları çok iyi bir Chuck Palahniuk çevirisi ortaya koymuş. Zaten kitap tasarımı da gayet hoş duruyor ve arka kapak yazısı içerik hakkında bize ufak bilgiler vererek okuyucuyu çeker nitelikte yazılmış. Kitabın konusuna gelirsek; Mükemmel bir dış görünüşe sahip manken olan Shannon’ın bir kaza sonucu başından geçenler  üzerine kurgulanmış. Shanon bir insanı mutlu edebilecek her şeye sahip sahiptir fakat mankenimizin hayatında hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Aile, iş, aşk ve arkadaşlık yaşantısı çalkantılarla doludur. Geçirdiği kaza sonucu yüzünden geri döndürülemez bir yara alan karakterimiz, hastanede başlayan ve yine hastanede tanıştığı Brandy Alexander ve Manus karakterleri ile çıktığı yolculukta devam eden süreçte kendiyle yüzleşiyor ve hayatına bambaşka boyutlarda yön vererek yeni kimlik arayışına giriyor. Yazar karakterimize bu sırada geçmişini, ilişkileri gözden geçirerek bize de yaşanılanları yaşatıyor.


Daha önce Chuck Palahniuk okuyan varsa bilir. Kapitalizme göndermeleri ile meşhur yazarımız bu sefer çağımızın tüketim çılgınlığını "kadın bedeni" ve "cinsellik" kavramları üzerinden irdelemiş. Popüler kültürün oluşturduğu, kadın bedeninin nasıl görünmesi gerektiği gösteren güzellik algısının Shanon ve Brandy Alexander ile nasıl yıkıldığını ve içinin boşaltıldığını göreceksiniz. Kimlik bunalımları, cinsiyet değişimleri, güzellik üzerine kurulu sığ ve bayağı ilişkilerle dolu bir yaşantı...

‘’...Bana bu boktan dünyada kendi gibi görünen tek bir şey ver.’’

Toplumdaki ahlaki yapının dayatmalarına rağmen yaşamını özgürce yaşayan Brandy ile bir bir yıkıyor bu yapıları işte. Fakat söylemem  gerekir ki cinsellik açıkça işlenmiş. Bundan rahatsız olabilecekler için önceden bir uyarı yapmış olayım.

Kitap başından sonuna kadar duygudan duyguya savuruyor insanı, okurken sıradan bir kurgusu olduğu yanılgısına düşmeyin sonuna doğru açığa çıkan gerçekler bir şok etkisi yaratıyor. Kitap işleniş bakımından çok iyi işlenmiş fakat çok karmaşık ilerliyor. Yazarın da dediği gibi “Ne kadar dikkatli olursanız olun , hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen , tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. Dikkat kesilmeniz gerekirken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.” Kitabın sonuna kadar hep bir şeyleri kaçırmışlık hissi beni gerçekten bırakmadı. Başından sona kadar karakterimiz ile birlikte bir geçmişine bir geleceğine atlayarak ilerlediğimiz için bazı detayları kaçırabiliyorsunuz bu yüzden bana kalırsa tam konsantrasyon ile okunması gerekiyor .

Sonuç olarak çok fazla ayrıntı da vermeden okumayanlara ısrarla tavsiye edeceğim bir kitap Görünmez Canavarlar. Cinsellik ve kadın bedeninin metalaştırılıp bir ürün gibi sunulmasını bu denli güzel bir şekilde eleştiren eseri, elinizden bırakmak istemeyeceksiniz. 

NOTT
TOPLU ÖYKÜLER
Can Yayınevinden çıkmış olan bu kitap Oscar Wilde’ ın ele aldığı kısa öykü ve düz yazı şiirlerinden oluşmaktadır. Aslında kitap farklı zamanlarda yayınlanmış olan bu hikayeleri birleştirmesi ve tek kitap haline getirmesi bakımından güzel bir koleksiyona sahip olmamızı sağlıyor.

Kitap, öykülerin yayınlanan tarihleri açısından 5 ana başlığa ayrılmış bende yazımı bu doğrultuda yapacağım.

MUTLU PRENS VE DİĞER ÖYKÜLER (1888)

Bu bölüme ismini veren Mutlu Prens 5 fantastik öykü içerisinde en çok tanınanı olmuştur ve öyküler çocuklara yöneliktir. 19. Yüzyıl İngiltere'si ikiyüzlülüğü, bencilliği, sınıf farklılığı, boş böbürlenme gibi konulara karşı bir eleştiri niteliğindedir.

Yazarın betimlemeleri orada anlatılan dünyayı canlandırmamda oldukça yardımcı oldu.  İlk öykü altın bir heykel olan zamanında yaşamını mutlu bir prens olarak yaşamış kişi ve göç etmek için kendisine yer arayan ilerleyen zamanda ise şehirdeki yoksullara yardım etme çabasına düşen bir kırlangıcı anlatır. İkilinin arasındaki dostluk oldukça güzel işlenmiştir. Saraylarda har vurup harman savururken sokaktaki halkın ne acılar çektiğini görmeyen üst kesim ile alt tabaka arasındaki sınıfsal farklılığa vurgu yapar.

Daha sonraki öykü ise ‘’Bülbül ve Gül’’ ün hikâyesidir. Bu hikâyede oldukça bilindik bir konuya ait divan edebiyatında da gül ve bülbülün fuzuliye ait beyitinden biliriz Wilde’ da buradan etkilenip bunu öyküleştirir. Hikâyede bir kıza açılmak ve onu dansa davet etmek isteyen bir genç ve davet edebilmesi içinde kırmızı bir gül gerekir. Ne yazık ki o mevsimde hiç kırmızı gül yetişen bir yer yoktur. Bülbül gencin bu haline oldukça üzülür ve madem bu gerçek bir aşk o zaman o gülü ben bulurum der. Tüm gül ağaçlarına sorar ama hepsinin rengi farklıdır. Bülbül kendi kanı ile sırf gerçek sevgi uğruna bir kırmızı gül elde eder. En sonda ise gül bir kenara atılır. Herkes hayatına kaldığı yerden devam eder.

Bir sonraki hikâye ise ‘’Bencil Dev’’ olarak karşımıza çıkıyor. Sevginin olmadığı bir yerde hiçbir şeyin yeşermediği güzeller güzeli bahçesi olan huysuz bir dev çıkıyor karşımıza fakat bu uzun sürmüyor. Çocukları kovan devin bahçesine bahar gelmiyor ne zaman çocuklar bahçesine geliyor o zaman yaz oluyor ve çocukları sevmeye başlıyor.

‘’Sadık Arkadaş’’ hikâyesi ise bencil bir kişinin arkadaşlık adı altında karşısındaki kişiyi hiçe sayması ve onu kullanmasını ele alıyor. Bu hikâyeyi okurken Oscar Wilde’ in hayat hikâyesi aklıma geldi. Oscar Wilde öldüğünde arkasından en çok ağlayan kişi hayattayken Wilde’a en çok çektirenlerden birisidir. Gösteriş meraklısı, iyi gibi görünen ve karşısındaki kişilerden yararlanan, hep kendisini düşünen ama karşısındakine asla yardımcı olmayan ve diğer kişilerin iyiliklerini suistimal eden bir kişinin öyküsünü okuyoruz burada.

‘’Kayda Değer Roket’’ ise boş boş böbürlenmekte üstüne olmayan bir roketin öyküsü. Hikâye başlarken gerçekten etkileyici bir şey olduğunu düşünüyorsunuz çünkü kendi ailesinden öyle bir bahsediyor ki oldukça afili bir gösteri yapacak ama aslında oldukça sönük ve hiçbir olayı olmayan zamanı geçmiş bir kenara atılmış bir roketin son anlarında bile kendisini çok iyi sanmasını ele alıyor.

MR W.H’ NİN PORTRESİ (1889)

Burada geçen hikâyede Shakespeare’ in sonelerinde geçen dizelerin bir erkeğe duyduğu aşk sonucu yazdığı iddia edilir. W.H’ nin gerçekte kim olduğu araştırılır. Sonelerde geçen dizelerin incelemesini içeren bir hikâyeden çok bir araştırma gibidir buradaki bölüm. Açıkçası sonelerin çevirisi çok güzel yapılmış olup bu bölümü ayrı bir merakla okudum. Yakışıklı ilham perisinin Shakespeare oyunlarında çok iyi bir iş çıkartması sonrasında başka bir kimse ile çalışması sonucu Shakespeare’ in yaşadığı kalp kırıklığını dizelerine yansıtması ve bu izlerin peşinde geçen bir süreci anlatır. Kitap o zamanlarda birçok düşmanı olan Wilde’ın onu küçümsemeleri için gerekli her şeyi vermiştir. Hemcinsler arasındaki aşk konusunu ilk kez bu eserinde işlemiştir.

NAR EVİ (1891)

Bu kısımda geçen hikâyelerden hangisi daha etkileyiciydi kararsızım. Krallardan denizkızlarına çirkin bir cüceden yıldızdan doğma bir çocuğa kadar iyilik ve güzelliğin nerelerde gizli olduğuna dünya düzeninin incelendiği 4 hikâyeyi ele alır.

‘’Genç Kral’’ öncesinde bir çoban olan daha sonra ise lükse karşı bir hayranlık besleyen, kral olmak için taç giyme törenini bekleyen bir kişinin öyküsüdür. Törende kullanılacak olan taşların, eşyaların ne zahmetler sonucunda elde edildiğini fark etmesi sonucu bu lüksten vazgeçmesi ele alınır. İnsanların gösterişe ne kadar düşkün olduğunu bir kişinin anca kıyafetlerine bakılarak kim olduğu, kişinin kendisinden çok gösterişine olan itibarı ele alan bu yazıda asıl zenginliğin kişinin nereden geldiğini, köklerini unutmamasını etkileyici bir dille ele almıştır.

‘’Infanta’ nın Doğum Günü’’  çirkin mi çirkin bir cücenin kendi çirkinliğinin farkında olmaksızın hayatını gayet mutlu mesut yaşadığı ormandan alınıp saraya, İspanya’ nın gelecek varisini eğlendirmek için getirilir. Diğer çocuklar gibi olduğunu düşünmektedir, dans eder herkeste onunla birlikte eğlenip güler. Küçük kızın kendisinden hoşlandığını ve onunla arkadaş olmak istediğini düşünür. Hayatında hiçbir ayna görmemiş olan cüce kendi yansımasını gördüğünde üzüntüden kahrolur ve herkesin onunla alay ettiğini anlar. Kalbi çok kötü kırıldığı içinde orada ölür. Küçük kız ise eğlencesinin bozulduğunu öğrenince emir verir ‘’Bundan böyle kalbi olanlar benimle oynamaya gelmesin’’

‘’Balıkçı ve Ruhu’’ kitapta en beğendiğim hikâyelerden birisi bu diyebilirim. Aşık olduğu kız uğruna ruhunu terk eden bir genç ve ruhun yaşadığı maceraları konu edinir. Ruhu gence geri dönmek ister fakat çocuk bir deniz kızına aşık olduğu için ruhunu yılda bir kez görür ve yaşadığı maceraları delikanlıya anlatarak onu tekrar eski günlerde olduğu gibi birlikte olmaya ikna etmeye çalışır. Buradaki hikâye bir Disney masalından görüntüleri göz önüne getirir gibi resmen cadılar, deniz halkı, ruhun diyar diyar gezmesi… Kalp mi önemli yoksa ruh mu? Kalpsiz bir ruh nelere yol açar? En küçük bir tereddütte düşüp kötüye uyduğumuz da hayatın nasıl geri dönülmez bir şekilde elimizden kaydığını gösteren bir hikâyedir.

‘’Yıldız Çocuğu’’ kendi güzelliğinin farkında olup kibre kapılan bir çocuğun etrafındaki herkese işkenceler etmesi kendi annesini bir dilenci diye reddedip daha sonra lanetlenerek çirkin birisine dönüşmesi sonucu gece gündüz demeden annesini aramasını konu edinir. Eski haline kavuşmak için annesini ararken yıllardır kötülük ettiği insanlar gibi kendisine de hiç kimse merhamet etmez. Farkında olmadan bir sınava tabii tutulur. Gerçek güzellik ve çirkinlik kavramının incelendiği bir hikâye ile bu bölümde sona erer.

LORD ARTHUR SAVILE’İN SUÇU VE DİĞER ÖYKÜLER (1891)

‘’Lord Arthur Savile’ in Suçu’’ bir falcının baktığı fal sonucunda bir cinayet işleyeceğini öğrenen Lord Arthur evleneceği kız sonradan üzülmesin diye cinayeti önceden işlemeye karar verir. Hikâye tam bir ironi örneğidir. Sürekli bir girişimde bulunup başarısız sonuçlar elde etmesi ve son olarak da falcının nehrin dibini boylamasıyla hikaye son bulur.

‘’Sırrı Olmayan Sfenks’’ her yaptığını çok gizli bir mesele haline getiren güzel bir kadını konu edinir. Sıradan olaylara sıra dışı izlenim vermeye çalışan bir kadının öyküsü de denebilir.

‘’Canterville Hayaleti’’  yıllardır ev sahiplerini korkudan öldüren bir hayaletin parodi bir hikayesidir. Evi satın alan aile hortlaklara falan inanmayan bir din adamı ve ailesini konu edinir. Hayaletler gerçekten olmayacağı için hayalete etmedikleri eziyette kalmaz. Artık pes edecek noktaya gelen hayalet evin küçük kızı ile ilgili bir anlaşma yapar ve olaylar değişik bir hal alır.

‘’Örnek Milyoner’’ fakir ve eli açık bir gencin bir dilenciye verdiği para karşılığında hayatının nasıl değiştiğini ele alır. Ahlak dersi niteliğindeki bu öykü Wilde’ in gerçek yaşamından da izler taşıdığı söylenenler arasındadır.

DÜZYAZI ŞİİRLER (1894)
Kitaba ismini veren mürver ağacı adlı yazınında içerisinde yer aldığı, kısa düzyazı şiirleri kitabın son bölümünü oluşturmaktadır. 

GAİA



İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı, Rousseau’nun Dijon Akademisi’nde yayınlanan “İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir ve bu eşitsizlik doğa kanununa mı dayanır?” sorusu üzerine kaleme aldığı bir yapıtı.

Rousseau bu soru üzerine düşünmek için kendini ormanın derinliklerine bırakmış ve fikirlerinin tohumunu burada geliştirmiştir. Bunu da kitabın başındaki J. J. Rousseau hakkında kaleme alınmış bir makaleden öğrendim: Jean Jacques Lecercle’ın Rousseau’nun Hayatı Ve Eserlerini kaleme aldığı kitabından kısaltma olarak elimdeki kitaba eklenmiş bir yazısından.

Kitabın 60 sayfası Rousseau, eserleri ve hayatı hakkında bilgi veriyor. Bu kısımları okumak, kitabın genel çerçevesini anlamak için önemli çünkü Rousseau’nun içinde bulunduğu grup ve dönem hakkında bilgiler içeriyor. Dönemim diğer etkili ve Rousseau’yu etkileyen düşünürleri hakkında genel bilgiler de mevcut. Voltaire, Diderot ve Ansiklopedistler’den bahsediyor. Ayrıca bu kitabın niçin önemli olduğunu ve dönemi için niçin farklı bir yerde olduğunu da anlatıyor.  Söylemeden geçmeyeyim sunuş yazısı da Ünsal Oskay’a ait. Bu kitabı okumak istiyorsanız eğer Say Yayınları iyi bir adres olur. Gerçekten çok güzel bir iş çıkartmışlar, sadece “Konuşma”yı metin olarak basıp bırakmamışlar. Güzel bir sunuş ve ön yazı eklemişler.

J.J. Rousseau insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağına odaklanırken ve bu durumun doğa yasalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamaya çalışırken soyut düşünüyor ve içinde yaşadığı toplumu gözlemleyerek görüşünü temellendiriyor. Rousseau konumu itibariyle hem yoksul halkı hem de yüksek sınıfları aynı oranda tanıma imkânı buluyor ve bu durum düşüncelerinde önemli rol oynuyor.

 İnsanların iki tür eşitsizlik içinde olduğunu söyleyen Rousseau, bunlardan biri doğa durumundaki eşitsizliğimiz, yani fiziksel gücümüz, zekâmız, saç rengi, boy, kilo gibi şeyler; ikincisi ise uygarlığın gelişmesiyle ortaya çıkan eşitsizlik. İşte bu kısım Rousseau’yu zamanının düşünürlerinden ayıran kısımdır. Çünkü ilk kez bir düşünür uygarlığın gelişimini aslında bir ilerleme olarak görmemiş oluyor ve insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağının bu uygarlaşmada yattığını savunuyor. Rousseau yüksek sınıfların zenginliğinin, alt sınıfların sömürülmesinden ileri geldiğini ve insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağının doğa kanununa dayalı olmadığını savunuyor. Eşitsizliğin nedenini özel mülkiyette ve yüksek sınıfların zenginliğinde buluyor.

Rousseau eşitsizliği zenginlerin bolluğunda bulurken buna neden olan şeyi uygarlığın gelişiminde arıyor. İlk insanı ve onun yaşamını irdelen Rousseau; ilk insanı toplu halde yaşayan bir varlık değil de tek başına yaşayan bir canlı olarak ele alıyor. Akıl yürütme yoluyla eşitsizliği gerekçelendiriyor.
Kitapta doğa durumundaki insanın iyilik ve kötülük kavramlarını tartışan Rousseau; doğa durumunda bir insanın kötü olamayacağını savunuyor ve doğa durumundaki insanı iyi olarak niteliyor. Onu sezgisel bir varlık olarak tasarlarken, akıl yerine iradesinden güç aldığını düşünüyor.  Doğa durumundaki vahşi insanın modern insandan daha mutlu, daha iyi durumda olduğunu savunuyor. Dilin gelişimi, ailenin kurulması ve cinsiyetler arası iş bölümü, alet edevat yapımının uygarlaşmadaki taşlar olarak rolü aslında neydi, bunları sorguluyor.

Birçok noktaya değinen ve zengin bir içeriğe sahip bu kitap Rousseau’nun “toplumsal sözleşme” sini okumak isteyenler için bir ön okuma kitabı olabilir. Çünkü bu kitap Rousseau’yu toplumsal Sözleşme’ ye götüren düşüncesinin tohumlarının atıldığı ve toplumsal sözleşmeye kaynaklık eden düşüncelerinin bulunduğu bir kitabı.









Say Yayınlarının Schopenhauer kitaplığının 7. kitabı “Din Üzerine” Schopenhauer’ in din ve felsefe tartışmalarını yaptığı ve dini felsefenin karşısında konumlandırdığı bir kitabı. Schopenhauer eserde ilk olarak bir diyalog üzerinden Demopheles ve Philalethes kurgusal karakterleriyle din ve felsefenin yerini tartışıyor. Hakikat ve inanç kavramlarının sorgulandığı ve felsefenin dine galip gelerek sonlandığı bu diyalog bölümünden sonra eser; bilgi, inanç, bilim ve din, doğu mistisizmi ve Hristiyanlık, Eski ve Yeni Ahit üzerine düşünceleri olarak ilerler. Teizm ve Panteizm üzerine görüşlerinin son bölümde yer aldığı eser William M. Salter’ in kısaltılarak kitaba eklenmiş olan “Schopenhauer, Felsefe ve Din” başlıklı makalesiyle son buluyor.

Kitabın sunuş yazısı ve ekteki makale ile birlikte okununca iyi bir okuma yapılmış olur diye düşünüyorum; çünkü sunuş yazısı Türkiye ile ilgili nüanslar verirken son bölümdeki makale de genel hatlarıyla Schopenhauer felsefesini açıklıyor. Bu, kitabın daha iyi anlaşılması için güzel bir ek olmuş. Say yayınlarının felsefe kitaplığı çok güzel ve özenle hazırlanmış, ben birçok felsefe kitabımı bu yayın evinden temin ediyorum. Sunuş yazıları ve kitaplara ekledikleri makaleler eseri daha da zengin bir hale getiriyor ve kimi zaman bir kaynakça olarak meraklısına çok iş görüyor, diye bilirim.


Din ve bilimin iki karşıt kutup olduğunu söyleyen Schopenhauer; aynı kafada inancın ve bilginin birlikte barınamayacağını, birinin diğerini öteleyeceğini anlatıyor. Hristiyanlığın bir kurum olarak halkı etkisi altına aldığını ve kilisenin bilimsel gelişme yönünde bir engel teşkil ettiğini savunuyor. Aslına bakarsanız bunu bütün semavi dinler ve inanç biçimleri için söylüyor. Biri alanını genişletmek için diğerini zapturapt altına almak zorunda. Ben, kitabın ufuk açıcı ve insana farklı bir bakış açısı kazandıran bir yanı olduğunu düşünüyorum. Schopenhauer kitapta dinin elitler tarafından nasıl kullanılıp yönlendirildiğine de değiniyor, mesela haçlı seferleri gibi, politikacılar gibi. Bu açıdan bakıldığında da “Din Üzerine” çağını aşmışlığının bir göstergesi, çünkü okuduklarımızı güncel olanda gözlemlemek mümkün.

MOMOS


Blogger tarafından desteklenmektedir.