Herkesin bildiği Dövüş Klübü’nün yazarı Chuck Palahniuk’den insanı düşünmeye sevk eden, estetik algısına bir tokat çarpan kitap görünmez canavarlar...

Ayrıntı Yayınları çok iyi bir Chuck Palahniuk çevirisi ortaya koymuş. Zaten kitap tasarımı da gayet hoş duruyor ve arka kapak yazısı içerik hakkında bize ufak bilgiler vererek okuyucuyu çeker nitelikte yazılmış. Kitabın konusuna gelirsek; Mükemmel bir dış görünüşe sahip manken olan Shannon’ın bir kaza sonucu başından geçenler  üzerine kurgulanmış. Shanon bir insanı mutlu edebilecek her şeye sahip sahiptir fakat mankenimizin hayatında hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Aile, iş, aşk ve arkadaşlık yaşantısı çalkantılarla doludur. Geçirdiği kaza sonucu yüzünden geri döndürülemez bir yara alan karakterimiz, hastanede başlayan ve yine hastanede tanıştığı Brandy Alexander ve Manus karakterleri ile çıktığı yolculukta devam eden süreçte kendiyle yüzleşiyor ve hayatına bambaşka boyutlarda yön vererek yeni kimlik arayışına giriyor. Yazar karakterimize bu sırada geçmişini, ilişkileri gözden geçirerek bize de yaşanılanları yaşatıyor.


Daha önce Chuck Palahniuk okuyan varsa bilir. Kapitalizme göndermeleri ile meşhur yazarımız bu sefer çağımızın tüketim çılgınlığını "kadın bedeni" ve "cinsellik" kavramları üzerinden irdelemiş. Popüler kültürün oluşturduğu, kadın bedeninin nasıl görünmesi gerektiği gösteren güzellik algısının Shanon ve Brandy Alexander ile nasıl yıkıldığını ve içinin boşaltıldığını göreceksiniz. Kimlik bunalımları, cinsiyet değişimleri, güzellik üzerine kurulu sığ ve bayağı ilişkilerle dolu bir yaşantı...

‘’...Bana bu boktan dünyada kendi gibi görünen tek bir şey ver.’’

Toplumdaki ahlaki yapının dayatmalarına rağmen yaşamını özgürce yaşayan Brandy ile bir bir yıkıyor bu yapıları işte. Fakat söylemem  gerekir ki cinsellik açıkça işlenmiş. Bundan rahatsız olabilecekler için önceden bir uyarı yapmış olayım.

Kitap başından sonuna kadar duygudan duyguya savuruyor insanı, okurken sıradan bir kurgusu olduğu yanılgısına düşmeyin sonuna doğru açığa çıkan gerçekler bir şok etkisi yaratıyor. Kitap işleniş bakımından çok iyi işlenmiş fakat çok karmaşık ilerliyor. Yazarın da dediği gibi “Ne kadar dikkatli olursanız olun , hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen , tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. Dikkat kesilmeniz gerekirken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.” Kitabın sonuna kadar hep bir şeyleri kaçırmışlık hissi beni gerçekten bırakmadı. Başından sona kadar karakterimiz ile birlikte bir geçmişine bir geleceğine atlayarak ilerlediğimiz için bazı detayları kaçırabiliyorsunuz bu yüzden bana kalırsa tam konsantrasyon ile okunması gerekiyor .

Sonuç olarak çok fazla ayrıntı da vermeden okumayanlara ısrarla tavsiye edeceğim bir kitap Görünmez Canavarlar. Cinsellik ve kadın bedeninin metalaştırılıp bir ürün gibi sunulmasını bu denli güzel bir şekilde eleştiren eseri, elinizden bırakmak istemeyeceksiniz. 

NOTT
TOPLU ÖYKÜLER
Can Yayınevinden çıkmış olan bu kitap Oscar Wilde’ ın ele aldığı kısa öykü ve düz yazı şiirlerinden oluşmaktadır. Aslında kitap farklı zamanlarda yayınlanmış olan bu hikayeleri birleştirmesi ve tek kitap haline getirmesi bakımından güzel bir koleksiyona sahip olmamızı sağlıyor.

Kitap, öykülerin yayınlanan tarihleri açısından 5 ana başlığa ayrılmış bende yazımı bu doğrultuda yapacağım.

MUTLU PRENS VE DİĞER ÖYKÜLER (1888)

Bu bölüme ismini veren Mutlu Prens 5 fantastik öykü içerisinde en çok tanınanı olmuştur ve öyküler çocuklara yöneliktir. 19. Yüzyıl İngiltere'si ikiyüzlülüğü, bencilliği, sınıf farklılığı, boş böbürlenme gibi konulara karşı bir eleştiri niteliğindedir.

Yazarın betimlemeleri orada anlatılan dünyayı canlandırmamda oldukça yardımcı oldu.  İlk öykü altın bir heykel olan zamanında yaşamını mutlu bir prens olarak yaşamış kişi ve göç etmek için kendisine yer arayan ilerleyen zamanda ise şehirdeki yoksullara yardım etme çabasına düşen bir kırlangıcı anlatır. İkilinin arasındaki dostluk oldukça güzel işlenmiştir. Saraylarda har vurup harman savururken sokaktaki halkın ne acılar çektiğini görmeyen üst kesim ile alt tabaka arasındaki sınıfsal farklılığa vurgu yapar.

Daha sonraki öykü ise ‘’Bülbül ve Gül’’ ün hikâyesidir. Bu hikâyede oldukça bilindik bir konuya ait divan edebiyatında da gül ve bülbülün fuzuliye ait beyitinden biliriz Wilde’ da buradan etkilenip bunu öyküleştirir. Hikâyede bir kıza açılmak ve onu dansa davet etmek isteyen bir genç ve davet edebilmesi içinde kırmızı bir gül gerekir. Ne yazık ki o mevsimde hiç kırmızı gül yetişen bir yer yoktur. Bülbül gencin bu haline oldukça üzülür ve madem bu gerçek bir aşk o zaman o gülü ben bulurum der. Tüm gül ağaçlarına sorar ama hepsinin rengi farklıdır. Bülbül kendi kanı ile sırf gerçek sevgi uğruna bir kırmızı gül elde eder. En sonda ise gül bir kenara atılır. Herkes hayatına kaldığı yerden devam eder.

Bir sonraki hikâye ise ‘’Bencil Dev’’ olarak karşımıza çıkıyor. Sevginin olmadığı bir yerde hiçbir şeyin yeşermediği güzeller güzeli bahçesi olan huysuz bir dev çıkıyor karşımıza fakat bu uzun sürmüyor. Çocukları kovan devin bahçesine bahar gelmiyor ne zaman çocuklar bahçesine geliyor o zaman yaz oluyor ve çocukları sevmeye başlıyor.

‘’Sadık Arkadaş’’ hikâyesi ise bencil bir kişinin arkadaşlık adı altında karşısındaki kişiyi hiçe sayması ve onu kullanmasını ele alıyor. Bu hikâyeyi okurken Oscar Wilde’ in hayat hikâyesi aklıma geldi. Oscar Wilde öldüğünde arkasından en çok ağlayan kişi hayattayken Wilde’a en çok çektirenlerden birisidir. Gösteriş meraklısı, iyi gibi görünen ve karşısındaki kişilerden yararlanan, hep kendisini düşünen ama karşısındakine asla yardımcı olmayan ve diğer kişilerin iyiliklerini suistimal eden bir kişinin öyküsünü okuyoruz burada.

‘’Kayda Değer Roket’’ ise boş boş böbürlenmekte üstüne olmayan bir roketin öyküsü. Hikâye başlarken gerçekten etkileyici bir şey olduğunu düşünüyorsunuz çünkü kendi ailesinden öyle bir bahsediyor ki oldukça afili bir gösteri yapacak ama aslında oldukça sönük ve hiçbir olayı olmayan zamanı geçmiş bir kenara atılmış bir roketin son anlarında bile kendisini çok iyi sanmasını ele alıyor.

MR W.H’ NİN PORTRESİ (1889)

Burada geçen hikâyede Shakespeare’ in sonelerinde geçen dizelerin bir erkeğe duyduğu aşk sonucu yazdığı iddia edilir. W.H’ nin gerçekte kim olduğu araştırılır. Sonelerde geçen dizelerin incelemesini içeren bir hikâyeden çok bir araştırma gibidir buradaki bölüm. Açıkçası sonelerin çevirisi çok güzel yapılmış olup bu bölümü ayrı bir merakla okudum. Yakışıklı ilham perisinin Shakespeare oyunlarında çok iyi bir iş çıkartması sonrasında başka bir kimse ile çalışması sonucu Shakespeare’ in yaşadığı kalp kırıklığını dizelerine yansıtması ve bu izlerin peşinde geçen bir süreci anlatır. Kitap o zamanlarda birçok düşmanı olan Wilde’ın onu küçümsemeleri için gerekli her şeyi vermiştir. Hemcinsler arasındaki aşk konusunu ilk kez bu eserinde işlemiştir.

NAR EVİ (1891)

Bu kısımda geçen hikâyelerden hangisi daha etkileyiciydi kararsızım. Krallardan denizkızlarına çirkin bir cüceden yıldızdan doğma bir çocuğa kadar iyilik ve güzelliğin nerelerde gizli olduğuna dünya düzeninin incelendiği 4 hikâyeyi ele alır.

‘’Genç Kral’’ öncesinde bir çoban olan daha sonra ise lükse karşı bir hayranlık besleyen, kral olmak için taç giyme törenini bekleyen bir kişinin öyküsüdür. Törende kullanılacak olan taşların, eşyaların ne zahmetler sonucunda elde edildiğini fark etmesi sonucu bu lüksten vazgeçmesi ele alınır. İnsanların gösterişe ne kadar düşkün olduğunu bir kişinin anca kıyafetlerine bakılarak kim olduğu, kişinin kendisinden çok gösterişine olan itibarı ele alan bu yazıda asıl zenginliğin kişinin nereden geldiğini, köklerini unutmamasını etkileyici bir dille ele almıştır.

‘’Infanta’ nın Doğum Günü’’  çirkin mi çirkin bir cücenin kendi çirkinliğinin farkında olmaksızın hayatını gayet mutlu mesut yaşadığı ormandan alınıp saraya, İspanya’ nın gelecek varisini eğlendirmek için getirilir. Diğer çocuklar gibi olduğunu düşünmektedir, dans eder herkeste onunla birlikte eğlenip güler. Küçük kızın kendisinden hoşlandığını ve onunla arkadaş olmak istediğini düşünür. Hayatında hiçbir ayna görmemiş olan cüce kendi yansımasını gördüğünde üzüntüden kahrolur ve herkesin onunla alay ettiğini anlar. Kalbi çok kötü kırıldığı içinde orada ölür. Küçük kız ise eğlencesinin bozulduğunu öğrenince emir verir ‘’Bundan böyle kalbi olanlar benimle oynamaya gelmesin’’

‘’Balıkçı ve Ruhu’’ kitapta en beğendiğim hikâyelerden birisi bu diyebilirim. Aşık olduğu kız uğruna ruhunu terk eden bir genç ve ruhun yaşadığı maceraları konu edinir. Ruhu gence geri dönmek ister fakat çocuk bir deniz kızına aşık olduğu için ruhunu yılda bir kez görür ve yaşadığı maceraları delikanlıya anlatarak onu tekrar eski günlerde olduğu gibi birlikte olmaya ikna etmeye çalışır. Buradaki hikâye bir Disney masalından görüntüleri göz önüne getirir gibi resmen cadılar, deniz halkı, ruhun diyar diyar gezmesi… Kalp mi önemli yoksa ruh mu? Kalpsiz bir ruh nelere yol açar? En küçük bir tereddütte düşüp kötüye uyduğumuz da hayatın nasıl geri dönülmez bir şekilde elimizden kaydığını gösteren bir hikâyedir.

‘’Yıldız Çocuğu’’ kendi güzelliğinin farkında olup kibre kapılan bir çocuğun etrafındaki herkese işkenceler etmesi kendi annesini bir dilenci diye reddedip daha sonra lanetlenerek çirkin birisine dönüşmesi sonucu gece gündüz demeden annesini aramasını konu edinir. Eski haline kavuşmak için annesini ararken yıllardır kötülük ettiği insanlar gibi kendisine de hiç kimse merhamet etmez. Farkında olmadan bir sınava tabii tutulur. Gerçek güzellik ve çirkinlik kavramının incelendiği bir hikâye ile bu bölümde sona erer.

LORD ARTHUR SAVILE’İN SUÇU VE DİĞER ÖYKÜLER (1891)

‘’Lord Arthur Savile’ in Suçu’’ bir falcının baktığı fal sonucunda bir cinayet işleyeceğini öğrenen Lord Arthur evleneceği kız sonradan üzülmesin diye cinayeti önceden işlemeye karar verir. Hikâye tam bir ironi örneğidir. Sürekli bir girişimde bulunup başarısız sonuçlar elde etmesi ve son olarak da falcının nehrin dibini boylamasıyla hikaye son bulur.

‘’Sırrı Olmayan Sfenks’’ her yaptığını çok gizli bir mesele haline getiren güzel bir kadını konu edinir. Sıradan olaylara sıra dışı izlenim vermeye çalışan bir kadının öyküsü de denebilir.

‘’Canterville Hayaleti’’  yıllardır ev sahiplerini korkudan öldüren bir hayaletin parodi bir hikayesidir. Evi satın alan aile hortlaklara falan inanmayan bir din adamı ve ailesini konu edinir. Hayaletler gerçekten olmayacağı için hayalete etmedikleri eziyette kalmaz. Artık pes edecek noktaya gelen hayalet evin küçük kızı ile ilgili bir anlaşma yapar ve olaylar değişik bir hal alır.

‘’Örnek Milyoner’’ fakir ve eli açık bir gencin bir dilenciye verdiği para karşılığında hayatının nasıl değiştiğini ele alır. Ahlak dersi niteliğindeki bu öykü Wilde’ in gerçek yaşamından da izler taşıdığı söylenenler arasındadır.

DÜZYAZI ŞİİRLER (1894)
Kitaba ismini veren mürver ağacı adlı yazınında içerisinde yer aldığı, kısa düzyazı şiirleri kitabın son bölümünü oluşturmaktadır. 

GAİA



İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı, Rousseau’nun Dijon Akademisi’nde yayınlanan “İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir ve bu eşitsizlik doğa kanununa mı dayanır?” sorusu üzerine kaleme aldığı bir yapıtı.

Rousseau bu soru üzerine düşünmek için kendini ormanın derinliklerine bırakmış ve fikirlerinin tohumunu burada geliştirmiştir. Bunu da kitabın başındaki J. J. Rousseau hakkında kaleme alınmış bir makaleden öğrendim: Jean Jacques Lecercle’ın Rousseau’nun Hayatı Ve Eserlerini kaleme aldığı kitabından kısaltma olarak elimdeki kitaba eklenmiş bir yazısından.

Kitabın 60 sayfası Rousseau, eserleri ve hayatı hakkında bilgi veriyor. Bu kısımları okumak, kitabın genel çerçevesini anlamak için önemli çünkü Rousseau’nun içinde bulunduğu grup ve dönem hakkında bilgiler içeriyor. Dönemim diğer etkili ve Rousseau’yu etkileyen düşünürleri hakkında genel bilgiler de mevcut. Voltaire, Diderot ve Ansiklopedistler’den bahsediyor. Ayrıca bu kitabın niçin önemli olduğunu ve dönemi için niçin farklı bir yerde olduğunu da anlatıyor.  Söylemeden geçmeyeyim sunuş yazısı da Ünsal Oskay’a ait. Bu kitabı okumak istiyorsanız eğer Say Yayınları iyi bir adres olur. Gerçekten çok güzel bir iş çıkartmışlar, sadece “Konuşma”yı metin olarak basıp bırakmamışlar. Güzel bir sunuş ve ön yazı eklemişler.

J.J. Rousseau insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağına odaklanırken ve bu durumun doğa yasalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamaya çalışırken soyut düşünüyor ve içinde yaşadığı toplumu gözlemleyerek görüşünü temellendiriyor. Rousseau konumu itibariyle hem yoksul halkı hem de yüksek sınıfları aynı oranda tanıma imkânı buluyor ve bu durum düşüncelerinde önemli rol oynuyor.

 İnsanların iki tür eşitsizlik içinde olduğunu söyleyen Rousseau, bunlardan biri doğa durumundaki eşitsizliğimiz, yani fiziksel gücümüz, zekâmız, saç rengi, boy, kilo gibi şeyler; ikincisi ise uygarlığın gelişmesiyle ortaya çıkan eşitsizlik. İşte bu kısım Rousseau’yu zamanının düşünürlerinden ayıran kısımdır. Çünkü ilk kez bir düşünür uygarlığın gelişimini aslında bir ilerleme olarak görmemiş oluyor ve insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağının bu uygarlaşmada yattığını savunuyor. Rousseau yüksek sınıfların zenginliğinin, alt sınıfların sömürülmesinden ileri geldiğini ve insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağının doğa kanununa dayalı olmadığını savunuyor. Eşitsizliğin nedenini özel mülkiyette ve yüksek sınıfların zenginliğinde buluyor.

Rousseau eşitsizliği zenginlerin bolluğunda bulurken buna neden olan şeyi uygarlığın gelişiminde arıyor. İlk insanı ve onun yaşamını irdelen Rousseau; ilk insanı toplu halde yaşayan bir varlık değil de tek başına yaşayan bir canlı olarak ele alıyor. Akıl yürütme yoluyla eşitsizliği gerekçelendiriyor.
Kitapta doğa durumundaki insanın iyilik ve kötülük kavramlarını tartışan Rousseau; doğa durumunda bir insanın kötü olamayacağını savunuyor ve doğa durumundaki insanı iyi olarak niteliyor. Onu sezgisel bir varlık olarak tasarlarken, akıl yerine iradesinden güç aldığını düşünüyor.  Doğa durumundaki vahşi insanın modern insandan daha mutlu, daha iyi durumda olduğunu savunuyor. Dilin gelişimi, ailenin kurulması ve cinsiyetler arası iş bölümü, alet edevat yapımının uygarlaşmadaki taşlar olarak rolü aslında neydi, bunları sorguluyor.

Birçok noktaya değinen ve zengin bir içeriğe sahip bu kitap Rousseau’nun “toplumsal sözleşme” sini okumak isteyenler için bir ön okuma kitabı olabilir. Çünkü bu kitap Rousseau’yu toplumsal Sözleşme’ ye götüren düşüncesinin tohumlarının atıldığı ve toplumsal sözleşmeye kaynaklık eden düşüncelerinin bulunduğu bir kitabı.









Say Yayınlarının Schopenhauer kitaplığının 7. kitabı “Din Üzerine” Schopenhauer’ in din ve felsefe tartışmalarını yaptığı ve dini felsefenin karşısında konumlandırdığı bir kitabı. Schopenhauer eserde ilk olarak bir diyalog üzerinden Demopheles ve Philalethes kurgusal karakterleriyle din ve felsefenin yerini tartışıyor. Hakikat ve inanç kavramlarının sorgulandığı ve felsefenin dine galip gelerek sonlandığı bu diyalog bölümünden sonra eser; bilgi, inanç, bilim ve din, doğu mistisizmi ve Hristiyanlık, Eski ve Yeni Ahit üzerine düşünceleri olarak ilerler. Teizm ve Panteizm üzerine görüşlerinin son bölümde yer aldığı eser William M. Salter’ in kısaltılarak kitaba eklenmiş olan “Schopenhauer, Felsefe ve Din” başlıklı makalesiyle son buluyor.

Kitabın sunuş yazısı ve ekteki makale ile birlikte okununca iyi bir okuma yapılmış olur diye düşünüyorum; çünkü sunuş yazısı Türkiye ile ilgili nüanslar verirken son bölümdeki makale de genel hatlarıyla Schopenhauer felsefesini açıklıyor. Bu, kitabın daha iyi anlaşılması için güzel bir ek olmuş. Say yayınlarının felsefe kitaplığı çok güzel ve özenle hazırlanmış, ben birçok felsefe kitabımı bu yayın evinden temin ediyorum. Sunuş yazıları ve kitaplara ekledikleri makaleler eseri daha da zengin bir hale getiriyor ve kimi zaman bir kaynakça olarak meraklısına çok iş görüyor, diye bilirim.


Din ve bilimin iki karşıt kutup olduğunu söyleyen Schopenhauer; aynı kafada inancın ve bilginin birlikte barınamayacağını, birinin diğerini öteleyeceğini anlatıyor. Hristiyanlığın bir kurum olarak halkı etkisi altına aldığını ve kilisenin bilimsel gelişme yönünde bir engel teşkil ettiğini savunuyor. Aslına bakarsanız bunu bütün semavi dinler ve inanç biçimleri için söylüyor. Biri alanını genişletmek için diğerini zapturapt altına almak zorunda. Ben, kitabın ufuk açıcı ve insana farklı bir bakış açısı kazandıran bir yanı olduğunu düşünüyorum. Schopenhauer kitapta dinin elitler tarafından nasıl kullanılıp yönlendirildiğine de değiniyor, mesela haçlı seferleri gibi, politikacılar gibi. Bu açıdan bakıldığında da “Din Üzerine” çağını aşmışlığının bir göstergesi, çünkü okuduklarımızı güncel olanda gözlemlemek mümkün.

MOMOS


THE GREAT GATSBY 2013



1925 tarihli, ABD’li Francis Scott Key Fitzgerald’ın kaleme aldığı ve Amerikan romanlarının en iyilerinden kabul edilen eserdir. Eser sırasıyla 1926(sessiz film), 1949, 1974, 2000( Tv filmi) ve 2013 yıllarında farklı yönetmenler tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. 

Ben daha önce kitabı okumadım, Baz LUHRMANN’ın 2013 yılında çektiği filmi izledim ve yorumlarımı bu film üzerinden yapacağım.

Film tam anlamıyla görsel bir şölendi benim için. Kullanılan kostümler, takılar, arabalar, mekanlar çok iyi bir şekilde seçilmiş ve kullanılmış. Bütün bunlarla kullanılan müzikler de her şeyin tam bir şekilde harmanlanmasına vesile olmuş. Baz LUHRMANN’ı Moulin Rouge filmiyle tanıyorum, o filmde de kullanılan objelere dayanarak zaten bu tarz görselliği olan bir film bekliyordum.

Kitabın ele aldığı konusundan, daha önce okumamış ve/veya filmi izlememiş olan okuyucularımız için genel olarak bahsedeceğim. Kitap 1920’lerin ekonomik durumu ve 1. Dünya savaşı sonrası iyileşen Amerika ekonomisini konu almaktadır.  “Çılgın Yirmiler” olarak adlandırılan 10 yıllık bir dönem kaleme alınmış. “Caz Devri” olarak da tanımlanır. Bu dönemin belirgin özelliği, zengin kesimin yaşantıları, gelir durumuna ve servetin kazanılmış durumuna göre halkın sınıflandırılması, zevk ve şaşaya düşkünlük. Eserimizde de bu metaforlar partiler, kutlamalar, davetler, lüks arabalar, sürekli tüketilen içkiler, caz müziği olarak karşımıza çıkmaktadır.


”Amerikan Rüyası” diye tabir edilen eşitlik, adalet, dürüstlük gibi kavramlarının yozlaştırıldığı ve maddi zenginliğin getirdiği yüksek refah düzeninin oluşturulduğu, gösterişli döneme geçilmiştir. Yazarımız, dönemin zamanına hakim olması nedeniyle, Amerikan Rüyasına -yozlaşmış- karşı tepki olarak, aşk teması altında dönemi ve dönemin absürtlüğün eleştirmiştir eserinde. Kullandığı sembollerle ile de okuyucusuna bu fikri empoze etmektedir.

Kitabı okumadığım için, kitap ile film birbiriyle uyuşuyor mu diye küçük bir araştırma yaptım. Yapılan yorumlara göre Luhrmann hiçbir değişikliğe gitmemiş. Kelimeleri, anlatım tarzını filme başarılı bir şekilde aktarmış. Tabii kitabın verdiği o etki, cümleler de ki ahenk, okumayla daha çok içimize işler. Ama filmi ilk izlediğinizde de, film sizi içine almakta zorlanmıyor. Zaten renkler, daha öncede dediğim gibi kullanılan objeler o kadar göz alıcı ki müzik ve oyuncularda bu ahenge katıldığında dolu dolu bir 142 dakika geçiriyorsunuz.
 
Ana karakterlerimiz: Jay Gatsby; aşkı uğruna verdiği mücadelede yasadışı işler ile kazandığı servetinin altında gözlerinin hırs ve zenginliğe bürümesi nedeniyle hedefinden şaşan esrarengiz milyonerimizdir. Daisy Buchanan; esrarengiz milyonerimizin saplantılı aşkı, Nick’in kuzeni, Tom Buchanan ‘ın eşidir. Nick Carraway hikâyemizin anlatıcısı, Dasiy’nin kuzeni ve Gatsby’nin komşusudur.


Kitap da yer alan bazı belirleyici semboller var. Bunlar dönemi betimleyen, altında sınıfsal farklılık yatan, doğal zenginler ve yapay zenginler( sonradan) ayarımı yapılan, kişilerin bu duruma göre West Egg ya da East Egg’ li olarak belirtilen tanımlamalar mevcut. Gatsby’nin West Egg’deki tam yalısının karşısında olan, East Egg’de ki Daisy’nin yalısında sürekli yanan yeşil ışık Gatsby’nin hayalini simgeler ve bu da genel olarak Amerikan Rüyası ile bağdaştırılmaktadır.


Romanda yer alan ve filme de yansıtılan bir mekan olan Valley Of Ashey, çöplüğü andıran, alt sınıf kesiminin burada tren raylarının onarımı gibi işlerde çalıştığı bir yer ve ister zengin, soylu olsun ister sonradan zengin olsun ister fakir çalışan herkesin yolları buradan geçmektedir. Burda dikkatleri çeken Dr. T. J. Eckleburg'in gözleri tabelası aracılığıyla, “Görmeyen mavi gözlerle manzarayı seyreden kör adam” tasviriyle iğneleyici bir gönderme yapılmıştır. Bu semboller dikkat çekici ve okuyucusunun, izleyicisinin fark ettiği, bildiği ayrıntılar. 




Eser üzerine düşünüldüğünde, her açıdan gönderme yaptığının farkına varabilirsiniz. Ekonomik, siyasal, psikolojik, sosyolojik, kültürel… Zaten aşk-dram konusu altında bir eleştiri romanı olduğunu biliyoruz ama sadece aşk romanı-eleştiri tarzında bakmamak lazım. Böylesine derin bir anlatımı olan eserden yargılarımız, çıkarımlarımız mutlaka ki oluşur.

Gerçekten güzel bir film. Hem konu bakımından hem de beyaz perdeye ustalıkla aktarılması açısından başarılı bir eserdir. Burada yazarımız kadar yönetmenimizin de başarısı alkışlanmaya değer. Eğer izlemediyseniz ve büyülenmek istiyorsanız film tavsiyesi olarak size sunabilirim.

Şimdiden iyi seyirler dilerim…





FERONİA
Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan?



Orijinal adı La Chute olan, romandan çok monolog tarzında burjuva ahlak anlayışının –modern insan – absürtlüğü incelenen, 1956’da yayımlanmış bir eserdir.

İlk cümleyi okuduğumda eserin diyolog şeklinde ilerleyeceği sanrısına kapılmıştım. İki üç sayfa geçtikten sonra öyle olmadığını fark ettim ve yazılanları anlamak biraz güç gelmeye başlamıştı. Daha önce bir CAMUS eseri okumamamdan da kaynaklı belki de. Ama ilerledikçe kitabın tarzına kendinizi kaptırıyorsunuz ve cümlelerin o kadar da karmaşık olmadığını fark ediyorsunuz. Evet Albert CAMUS ile Düşüş eseriyle tanıştım ve bu tanışma çok doğru bir seçim oldu benim için.

“Eseri yazmalıyım.” dedikten hemen sonra yazamadım maalesef. Çünkü ‘okudum bitti, anladığımı yazayım.’ diyebilinen bir kitap değil. Her satırının altının çizilmesi, aslında burada ne demek istedi diye üzerinde düşünülmesi ve hem CAMUS’un hayatının hem de etkilendiği ‘varoluşçuluk’ akımı hakkında da bir bilginin olması gerekiyor. CAMUS’un cümleleri o kadar farklı ki aslında yazılan cümlenin ilk anlaşılan şey mi yoksa tam tersini mi anlatmaya çalışıyor bu hemen fark edilemiyor. Bu nedenle kitabı okumak istediğinizde de sindire sindire okuyun ve elinizde bir kaleminiz mutlaka olsun. Zaten okumaya başladığınızda kalem istediğiniz istemsizce oluşacaktır.

“Düşüş” kitabının arkasındaki kısa bilgiyi okuduğunuz zaman “ ha! burjuva yaşantısının bir eleştirisiymiş.” Düşüncesi oluşuyor. Eser bu konu üzerinde durur ama bu oluşan yargı kadar basit bir eser değildir. Burjuva ile geçmişte ve şuanda da var olan “modern insan”, “Avrupalı insan” mottosu üzerinden toplumu ve bu toplumun bende bir üyesiyim düşüncesiyle kendisini ve bizi eleştiren bir eser. Kitabı okurken kendinizden bir parça buluyorsunuz maalesef. Maalesef diyorum çünkü Jean Baptiste CLEMENCE’nin de dediği gibi: “ Eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman ve her yerde mahkum olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini, aziz bayım.” Bu açıdan baktığımda kitap yazarı ve okuru açısından eleştiri ve özeleştiri niteliğinde.

Bu tür diğer kitaplarda açıkçası okuduğumuz zaman bir suçluluk duygusu oluşmaz veya kendinizi görmezsiniz ama “Düşüş” ü okurken bir rahatsızlık hissi oluşmuyor değil. Bu da kişiye bir farkındalık kazandırıyor. Aslında kendimizi toplumdan –isteyerek, çünkü öyle işimize geliyor-soyutlayarak onlara göre masumuz düşüncesiyle sadece kendimizi kandırdığımızı yüzümüze kitap bas bas bağırıyor.



CAMUS, yüz sayfanın yüzünde de her konuya tek tek değinmiştir. Aşk, din, dostluk, kadınlar, suçlar, sınıfsal ayrılıklar, iktidar-polis vs. tabii bu konuları açık açık ararsanız bulamazsınız cümlelerin içinde alttan alttan okuyucusuna vermek istenilen toplumsal aksaklıklardır. Her bir konun salt altında yatan temeli de insandır. İster aşk konusunda olsun ister dostluk ister din ister sınıfsal ayrılıklar olsun aslında her şey de insanoğlunun benliğinde var olan ikiyüzlülük, statü farkı olması istediği, açgözlülük, ego ve bencilliğinin olmasıdır. Toplum bu şekilde yozlaşır ve aslında eşit olan insanlar arasındaki fark dağlar kadar artar. Masum-suçlu, fakir-zengin, güçlü-zayıf ayrılıkları ve daha fazlası.


Clemence avukat olarak karşımızdadır. Suçluları savunur nedeni ise bu insanların kartlarını açık oynaması yani kendilerini olmayan bir şey gibi göstermemeleridir. Suçludur ve ona göre bir yüz ifadesi takınır. Uzaktan gördüğünüzde onun suçlu olduğunu anlarsınız. İki yüzlülük yoktur. Clemence’ nin onları savunabilmesini şöyle ifade ediyor : “onların suçluluğu benim güzel konuşmama neden oluyordu, çünkü onların kurbanı ben değildim.” Burada ki ayrıntıda da Clemence’nin bir özeleştirisinin olması..

Özgür olma ve bireyin davranışlarından sorumlu olması, kitabın alt metninde yatan ve konularla harmanlanması varoluşçuluk akımının bir getirisidir. İradesi ve düşüncesi olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmıştır. Aslında suçlunun suçu işlemesinde ki neden oluşan talihsiz koşullardan kaynaklanmaktadır. Mutlak bir özgür irademiz vardır ama koşullar bahane edilmemelidir.



Albert CAMUS’un “Düşüş” eserini yazmaya başlayalı üç buçuk saat oldu ve aslında daha çok irdelenmesi ve araştırılması gereken konular var. Şu an bu kitap için bu kadar az yazabilmiş olmak içimi buruklaştırıyor. Kitap iki aydır elimde ve dediğim gibi okuyup anladım kitaplığımda yerini alabilir diyebileceğim kitaplardan değil. Yazmaya karar verdikten beri sürekli sayfaları tekrar tekrar açıp okuyorum, yanlış bir şey yazmamak ve herhangi bir ayrıntıyı atlamamak için. Ama o kadar derin ayrıntılar var ki her satırda her cümlede, kelimede, hepsini irdeleyerek yazabilecek bir dolulukta olduğumu sanmıyorum. Ama böyle bir eserinde okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ve eğer kritikincelemeler adı altında bir sayfamız varsa bu eserinde mutlaka olması gerekir diye düşündüm. Bu nedenle böyle şahaser bir kitabı bu kadar öz bir şekilde yazdığım için özür dilerim…

Ölmeden önce okunması gereken ilk bilmem kaç kitap listesinin ilk beşinde hatta 1. Sırasında yer alır. Çok geç olmadan okunmalı bu kitap.



Haa! Ama Clemence’nin de dediği gibi “ Artık çok geç, her zaman hep geç olacak!” .

ALBERT CAMUS
DÜŞÜŞ, CAN YAYINLARI 27. BASKI,2016, İSTANBUL
ÇEVİRMEN: HÜSEYİN DEMİRHAN

FERONİA






BATMAN VE SUPERMAN DAWN OF JUSTICE 2016
IMDB: 7.1
YÖNETMEN: ZACK SNYDER




Superman mi Batman mi?


Aslına bakılırsa Nolan’ın Batman’i tabi ki de fakat burada bahsedilen film ayrı bir seri ve yönetmende Zack Snyder olunca biraz tartışılır.

İlk olarak geçmişten günümüze olan Supermanlere baktığımızda sanırım aralarında en iyisi Henry Cavill diyebilirim. Kendisini The Tudors izlediğimden beri hayranlıkla takip ediyorum. Böyle düşünen tek ben değilmişim demek ki adam şuan Superman, evet hem görüntü hem de son filmde ki güç seviyesine bakılırsa gerçek bir süper adam diyebiliriz. Hatta film bunu bir üst kademeye çıkartıp Tanrı olduğunu söylüyor.


Man of Steel filminde güçlerini yeni yeni keşfeden bir taşra çocuğu görmüştük. Tamam, yine süper falandı ama alışıldık bir Supermandi bekliyorduk o tarz şeyler.

Bu şimdilik şurada dursun, gel gelelim Batman performansı nasıldı? Bir kere Ben Affleckten bahsediyoruz. Son derece çekici bir iş adamı var karşımızda, oyunculuk desen güzel ama film boyunca sürekli Nolan’ın Batman’ i aklıma geldi. Hani öbür Batman olsaydı bence böyle yapmazdı gibisinden. Supermanle aralarındaki güç farkı fazla açıktı. Güçsüz bir Batman gördük ekranda muhtemelen yeni serilerle birlikte özellikle de Batman için diyebilirim en baştan konuya girilmesi Bruce’ın çocukluğu derken zamanla gelişecek gibi çünkü Superman zaten Man of Steel gibi bir alt yapıyla geldi. Tamam, uzaylıya karşı teknolojik aletlerle çevrili bir süper kahramandan bahsediyoruz fakat daha iyisini gördük Batman’ in o yüzden hiç tatmin edici olmadı. Üstelik yardımcısı Alfred daha sert bir mizaçtaydı biz babacan bir Alfred’e alışmıştık. Batman her şekilde biraz soğuk bir imaj çiziyordu.


Superman’ den bahsedersek uçuşu bile şaheser olmuş. O kadar keskin hareketler, havada süzülürken pelerininin duruşu, mahkeme salonuna girdiğinde olan hali… Hani her şeyi geçtim elinin tersiyle Bat Mobile’ i bir köşeye ittirmesi süpersonik kulaklarıyla her bir şeyi duyması neyse saymakla bitmez özellikleri… Ama şöyle düşünmek lazım bilinene göre en az sevilen kahraman şimdiye kadar Supermandir. İlk süper kahraman olmasının yanı sıra böyle bir dezavantajı vardı Superman’ in istenilen ilgiyi tam olarak görmedi. Fakat Batmen’e gelince o da tam tersi en sevilen kahramanlar arasındaydı. Bence biraz da bu algıyı değiştirmek Superman’ i yeni baştan yaratmak için oldukça iyi bir fırsattı özellikle de Batman ile karşılaşmaları, Batman’ in biraz güçsüz görünmesi. Sonuçta karşısında bir uzaylı var Joker olsa neyse belki daha iyi olabilirdi ama Supermanden bahsediyoruz.



Filme gelecek olursam ilk yarı oldukça durağan geçiyor iki karakterin geçmişlerine günümüz olaylarına o olayların açıklamaları derken araya birde Lex Luthor giriyor. Etrafta bu kadar süper kahraman varken onları yok edecek birisi olmalı ki güç dengesi biraz eşitlensin. Neyse konuya girmek istemiyorum asıl ilgi çekici kısımlardan biriside gelecek filmlere güzel bir selam vermiş oldular. Hatta o kadar ki Joker’i bile unutmamışlar Batman kostümlerinin olduğu karede spreyle üzerinde yazılar olan bir kostüm vardı hatırlarsanız ‘ ha ha Batman şaka gibisin’ yazıyordu.


Wonder Woman’ın ilk görülen fotoğrafında dikkat ettiyseniz eğer hani şu 100 yıl önceki hali vardı. Star Trek filmi ile tanınan Chris Pine da Wonder’ın yanında yer alıyordu. Zaten onun çekimleri-Wonder Woman- yapılıyor 2017’ ye bitmiş olur gibi görünüyor. Aquaman, Flash, Cyborg.. gibi karakterleri de biraz göstermiş oldular. Bu da demek oluyor ki hepsinin kendine özel bir filmi çekilecek Wonder Woman’ ı çekmeye başladıklarına bakılırsa…



Her şey iyi güzel ama son kısım biraz üzdü, tabi tabutun üzerinde toprağın havalanması Superman’ in geri döneceğinin haberi gibiydi. Son kısımda Batman’in Wonder’a onun gibi olanları bulmalarında yardım istemesi  X-Men vari bir Dc Comics’ in yolda olduğunu gösteriyor. Yani önümüzdeki yıllarda bizi sinemada fazlasıyla süper kahraman filmi bekliyor. Merakla bekliyoruz.


GAİA
CRIMSON PEAK
YÖNETMEN: GUILLERMO DEL TORO
IMDB: 6.7
Oyuncu kadrosu bile filme göz atmak için bir neden denebilir. Film en başta etkileyici bir girişle başlıyor; yüzü gözü kan içinde bir kadın karların içinde duruyor. Olayların daha sonra nasıl bu hale geldiğini anlatan filmlerden denebilir.
Filmin gizemli bir havası var ve atmosferi ile oldukça güzel ilerliyor. Oyunculuk gerçekten çok iyidi.  Tom Hiddleston’ ın o centilmen halleri Wasikowska’nın kibarlığı ve bu kadın gerçekten bu tarz filmler için yaratılmış. Jane Eyre filminde gördüğümde de aynı şeyi düşünmüştüm.

Edith(Mia Wasikowska) yazarlıkla uğraşır. Çocukluğunda başına gelen bir olaydan ötürü hayaletlere ilgisi var fakat hikayesini sunduğunda pek ilgi odağı olmaz. Yakışıklı doktor Charlie Hunham Dr. Alan McMichael olarak karşımıza çıkıyor ve kızımızla da bayağı ilgilendiği açık fakat kasabaya kız kardeşi ile gelen yakışıklı Sör Thomas Sharpe (Tom Hiddleston) birden bütün kadınların ilgi odağı oluyor(olunmayacak gibi de değil hani).  Kızımızla da daha ilk gördüğü an ilgilenmeye başlıyor. Thomas bir şeyler icat etmeyi seven İngiltere’den Amerika’ya gelmiş ve icatlarını Carter Cushing’e  (Edith’in babası) tanıtmayı düşünen birisidir.
Edith ile ilk karşılaştıklarında yazdığı romana bakıp beğendiğini söyler.  Mr Cushing, kızı olduğunu söylediğinde ise ilgisi daha da artar. Partileri sevmeyen kızımız bile bu kadar centilmence davranan bir kişi karşısında gitmeyi kabul ediyor. Fakat kız kardeşi Lady Lucielle daha ilk gördüğümüzde bir sorun olduğunu anlıyoruz. Kız kardeşten çok bir düşman gibi ve oldukça soğuk birisi.

Edith’ i çocukluğunda ziyaret eden hayalet yaptığı uyarıdan yıllar sonra tekrar ortaya çıkar ve kızı yine uyarır. ‘kızıl tepeye gitme’ tabi hayalet gördüğümüzde hepimizin yapacağı gibi o da korkuyla sadece kurtulmaya çalışır.
Kızıl tepeye ulaşılır. Thomas ile evlenmiştir. Kızıl tepe denilmesinin özelliği o bölgenin kırmızı kil bakımından zengin olması. Malikane ise tam bir harabe denebilir. Çatıdan sürekli bir şeyler dökülüyor. Etraf yaprak dolu hani film boyunca aklıma takılan tek şey evde hizmetçi namına bir, ilk malikaneye vardıklarında karşılayan adam, o da bir daha görünmüyor zaten.  O evde nasıl yaşıyorlar cidden düşündürücü kışın ortası kar kıyamet ortalık.

Ev hayaletten geçilmiyor.  Kız her gece tek başına uyuyor. Bir sorun var zaten şato gibi bir yerde yaşadığı için çalışanda yok kızımız evde özgürce geziyor. Thomas daha ilk geldiklerinde yaptığı uyarıyı ise hiç ciddiye almayarak kilere iniyor. Mahsen daha doğrusu, orada gördüğü bir isimle evdeki durumu anlamaya çalışan Edith’te yavaş yavaş soruları çözüyor ve buldukları ise hiç hoş olmuyor.
Filmin ikinci yarısı oldukça hareketli geçiyor. Hayaletlerden, bulunan dosyalara, doktorumuzun malikaneye gelmesi derken filmin nasıl ilerlediğini anlamıyoruz zaten. Oldukça güzel bir filmdi. Çok fazla spoiler vermeden anlatmaya çalıştım bana kalırsa hafta sonunu geçirmek için oldukça güzel bir film. 


GAİA
WARRIOR
IMDB:  8,2
YÖNETMEN: Gavin O’CONNOR

Uzun süredir izlediğim en iyi filmlerden birisi. Bu tarz filmleri zaten çok sevmeme rağmen bu filmi izlerken yerimde duramadım. Yine bir Tom Hardy filmi evet. Bu adam dövüş filmleri için yaratılmış sanırım, sert adam rolleri için biçilmiş kaftan, filmin çekim yılına bakılırsa günümüz filmlerine kıyasla kendisini bayağı geliştirmiş olduğu söylenebilir çünkü yüzü bile fazlasıyla toy görünüyor o yıllarda.
Joel Edgarton’ ın başrol olduğu filmde karakterlerimiz Tommy ve Brendan iki kardeşi canlandırıyorlar. Başlarda tam olarak neler döndüğü pek anlaşılmıyor.  Film yavaş yavaş kendini açıyor. İlk önce Tommy’ nin boks yapması, fakat babası ile arasının bozuk olması ve kardeşi ile görüşmemesi tüm bunların nedenleri film ilerledikçe ortaya çıkıyor. Babası ile olan sorun en başta kendisini belli ederken Tommy’ nin ondan yine özel antrenörü olmasını istemesinin sebebi ise bambaşka. Kardeşi ise bir fizik öğretmeni, evli ve borç içinde yaşayan öğretmenlik dışında birkaç iş daha yapan birisi fakat bunlardan biriside boks çünkü normal bir işten kazanacağı parayı çok daha kısa bir sürede kazanabilir.
Karakterlerden bahsedeyim. Brendan bana oldukça masum yüzlü birisi olarak göründü yani tam anlamıyla öğretmen sıfatıyla oldukça uyumlu boks içinse fazla masum görünüyor.  Tommy ise söylememe gerek yok sanırım boks konusunda gerçekten iyi Youtuba' da dolanan videosu bile oldukça hızlı yayılmıştı filmde. Önemsiz bir ayrıntı tabi bu asıl önemli kısım Tommy’ nin geçmişi.
Gel gelelim asıl kısmına yani dövüş kısmı Sparta dedikleri bir turnuva, burada dövüşenler orta sıklet ve adları bayağı duyulmuş ünlü kişiler, korkutucu göründüklerini de hesaba katmak lazım. Tommy’ nin annesinin soyadını kullanmasından dolayı kardeş oldukları pek anlaşılmıyor. Turnuvada Tommy parayı bir amaç için isterken oldukça umursamaz hatta maç biter bitmez hakemi bile beklemeden ayrılıyor. İzleyenler eminim hayran kalacaktır. Konsantrasyonu oldukça yüksek, soğuk kanlılığını iyi koruyor tabi son maça kadar, orada geçmiş tüm izleriyle su yüzüne çıkıyor ve kontrolünü kaybettiğini görüyoruz.  Brendan’ ın sebepleri ise bana çok sıradan geldi yani evini kaybetmek istememesi her şeylerini bir eve bağlamaları daha küçük bir yerde yaşamak yerine borçtan ölmeyi tercih eder gibi bir halleri vardı. Sırf bu nedenden dolayı  Brendan' a pek ısınamadım ama sinirde olmadım bir nevi kendi halinde yaşamaya çalışması, ailesine bakması kendince haklı nedenleri vardı. Tommy ise ailede herkese oldukça sinirli ve asıl kardeşi yerine koyduğu kişiler ise orada değil.
Çocuklardan Brendan’ ın babasını sevmemesinin nedeni alkol sorunu falan bunların dışında ailede en çok Tommy ile ilgilenmesi ve kaybedenlere karşı tavrını koymasından geliyor. Turnuvanın en dramatik kısmı kardeşlerin birbiri ile dövüştüğü kısımdı denebilir. Dövüşler çok heyecanlıydı kimin kimle eşleşeceği kısmı…
Çok uzatmak ya da filmin içeriğine girmek istemiyorum çünkü en iyisi filmi izlemeniz olacaktır. Filmin sakin başlamasına kanmayın çünkü ilerleyen dakikalarda tüm sır perdesi ortadan kalkıyor ve dövüş oldukça heyecanlı geçiyor.

GAİA

 IMDB: 8.2 

Yönetmen: Guillermo del Toro 

       Orijinal adıyla "El Laberinto del Fauno",  1944 ispanya iç savaşı sonrası yaşanan  bunalımın kitapsever  küçük bir kızın bilinçaltının yarattığı hayali dünya üzerinden büyük bir ustalık ile anlatıldığı dram, fantastik, savaş türünde bir film olarak karşımıza çıkıyor. Fantastik bir film izleyeceğimi düşünerek oturduğum ekran karşısında fazlasını bulduğumu, oyunculuk ve görsellik olarak beni fazlasıyla tatmin ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Şimdiden bir uyarı; önceden bilmek isteyebilirsiniz  film hakkında bazı ayrıntılara gireceğim.


Filme gelecek olursak; anlatıcının ağzından bir hikaye ile başlıyor her şey. Hikayeye göre yeraltı krallığının prensesi Moanna, insan dünyasına duyduğu merak nedeniyle bir gün saraydan kaçar ve yukarı çıkar ama  hastalık ve açlıktan dolayı  ölür. Fakat kralın inancına göre kızı bir gün başka bir bedende geri gelecektir. Zaten izlediğinizde hikayenin, filmin ana hatlarını oluşturduğunu fark edeceksiniz 

Ana karakterimiz olan Ofelia, babasını iç savaşta kaybetmiş ve annesinden başka kimsesi olmayan on yaşında bir kız çocuğudur. Her fırsatta okuduğu kitapları tek eğlencesi haline gelmiş ve hayal dünyasını oldukça genişletmiştir. Annesi Carmen ise hayatlarını devam ettirebilmek için isyancıları bastırmak amacı ile kurulmuş, askeri bir karakolda görev yapan faşist yüzbaşı Vidal ile evlenir ve Vidal'in çocuğuna hamiledir. Ofelia başından itibaren baskıcı Vidal'i asla babası olarak görmez. Zaten Vidal ile çatışmaları filmin sonuna kadar da kendini göstermektedir. 

Burada Vidal karakteri katıksız kötülüğü temsil etmektedir adeta. Kendinden farklı düşünenleri baskı ve şiddet yolu ile susturması ya da yok etmesi, ataerkil yapısı, kahyası Mercedes'in  kadınlığına karşı kullandığı aşağılayıcı cümleler, erkek çocuğunu yüceltmesi… Buna benzer birçok hareket bağlı olduğu faşist ideolojiyi gözler önüne seriyor ve dönemin yönetimi faşist rejime gönderme yapıyor. 
Ofelia için bu karakol kasabası tam bir cehenneme dönüşmüştür. Burada konuşabildiği tek kişi kahya Mercedes'tir. Aslında Mercedes ve Ofelia aynı hikayeyi faklı düzlemlerde yaşamaktadırlar. Belirli amaçlar uğruna Vidal'in yanında kalmak zorunda olan Mercedes ona karşı nefret beslemekte fakat isyancılar arasındaki erkek kardeşini korumak için sesini çıkarmamaktadır ve Ofelia gibi o da Vidal'in şiddetinin kurbanıdır.Bu şekilde  Mercedes ile gerçekliğin acı yüzünü görüyor ve dönemin getirdiği acıları yaşıyoruz. Yönetmen bize bir uyum içinde  Mercedes ile gerçekliğiOfelia ile hayali yaşatıyorBu iki kişinin dünyası birbirine tamayla zıt ama bir o kadar da bütün bana göre. Film boyunca iki hikayenin birbiri ile sürekli etkileşim içinde ve birbirine  mükemmel bir paralellikte ilerlediğini göreceksiniz.  
Ofelianın Bir yanda babasını kaybetmiş olması ve annesinin, hamileliği nedeni ile hastalığı, diğer yanda  Vidal'in onun üzerindeki tüm otoritesi ve insanlara uyguladığı baskı, şiddet ve her türlü insanlık dışı uygulamalara tanıklık etmesi  daha da kabuğuna çekilmesine ve gerçekte bulamadığı mutluluğu hayal dünyasında kazanma çabasının başlamasına sebep olur. 
Köyün arka tarafında keşfettiği labirentte karşılaştığı Pan ona, prenses olduğunu kanıtlayabilmesi için başarması gereken üç görev verir. Eğer başarılı olursa  Ofelia prenses olduğunu kanıtlayacak ve mutlu olacağı yeraltı dünyasına geri dönecektir. Bu üç görevi başarmaya çalışırken aslında gerçek dünyada yenemediği kötülükleri yenmeye çalışacaktır. Zaten izlerken fark edeceksiniz ki kahramanımızın görevlerinde imgelemeler oldukça fazla. Yer altında karşılaştığı canavar bana göre yüzbaşı Vidal'in hayali dünyadaki yansımasıdır. Daha önce de dediğim gibi Mercedes ve Ofelia'nın hikayeleri zaman zaman birbirine karışıyor ve kahramanımızın hayali dünyasında imgelere dönüşüyor. Ofelia'nın  bulduğu bıçak ve Mercedes'in bıçağı gibi... 
Filmin atmosferine baktığımızda alışılagelmiş peri masallarının, dışında  kasvetli ve korkunç  bir havası vardır ki bunun Ofelia'nın bilinçaltının  yansıması olduğunu düşünüyorum.  kahramanımızın kurduğu hayal dünyası dış dünyadan olabildiğince uzak ama bir o kadar da dış dünyanın kasvetinden etkileniyor. 
Sonuna kadar tek bir sahnesinde bile sıkılmadan izlediğim filmlerden biri olan Pan'ın Labirenti; yaratılan başarılı rolleri, oyuncuları ve görselliğiyle aldığı tüm ödülleri hak ettiğini fazlasıyla bize kanıtlıyor. Hem dram hem de fantastik severlerin beklentilerini fazlasıyla karşılayacağını düşünüyor ve  İzlemeyenlere  şiddetle tavsiye ediyorum.  

NOTT

Blogger tarafından desteklenmektedir.